Site icon MEFENEF

A, aaa… Onlar Türk

A, aaa… Onlar Türk

 

 

 

Efteni Gölü’ne dökülen Küçük Melen çayı sol/ güney kıyısında, Düzce’ye 4 km. mesafede köyümüz Sarayyeri (Kovқehable/Къоук1ьэхьабл)  bulunur. 40-50 haneydi.

 

Melen, sadece bizim ya da çay boyundaki köylülerin değil, yazın Düzce’den gelen çocukların da serinledikleri bir yerdi ve onun her iki kıyısında, ırmak boyunca yerden kaynayan soğuk ve berrak pınarlar sıralanırdı. Köyün hemen bitişiğinde, çayın genişlediği ve derinleştiği bir yer vardı, buraya Kuvenej (Куонэжъ; Derin Su Gözü) denirdi. Burası yüzme bilen herkesin yüzdüğü ve çay kenarındaki kumsallara uzanıp güneşlendiği bir yerdi. Daha sonraları buraya, nereden çıktıysa bilinmiyor, ansızın Büyük Göl denmeye başlanmıştı. Bu da Tağmaç Paşa‘mızın (*), elektrik ve televizyonun köye gelmesi ile birlikte 1971-1972’deki faşist askeri müdahale ve baskılar sonucu oluşan dil asimilasyonun ürünlerinden biri olmalı.

 

 

1

 

1972 yılına değin hemen her Adıge, bebeler dahil eksiksiz Adıgeceyi konuşurdu. O Adıgece ki, Kanadalı dilbilimci Prof. Dr. John Colarusso’nun keşfettiği gibi, İngilizceden de daha güçlü olarak konuyu hızlı ve kestirme yoldan anlatma, kavrama ve düşünme gücüne sahip bir dil. Akraba Abhazca ve Vıbıhça da Adıgece gibi güçlü birer dil olmalı, ama Abhazca “bağımsız” Abhazya’nın bir dili olarak belki yaşayabilir. Vıbıhça ise yok oldu, diasporada Adıgece can çekişiyor, Rus bastırmaları sonucu Kafkasya’da da tehlikede…

Köyümüz, Düzce halkının yazın, özellikle Pazar günleri rağbet ettiği bir piknik yeri idi. Çocuklar yürüyerek ya da bisikletle, kadınlı erkekli aileler de, genellikle tek araba ya da faytonlarla Düzce’den köyümüze, çay boyundaki çınarlarla kaplı alana gelirlerdi. Daha sonra gelenlerin içki içip şişeleri kırmaları, bunları yiyen hayvanların da, cam parçaları yüzünden mide ve bağırsaklarının delinerek ölmeye başlamaları üzerine, köy piknikçilere kapatılmıştı.

 

Şimdi bütün bunların yerinde yeller esiyor. Yığılca yolunda, 1972’de dağda kurulan Hasanlar Barajı, Kuvenej’i ve pınarları kuruttu, 30 cm gibi sığ bir derinlikte rastlanan ıslak ve nemli toprak ortadan kalktı ve yer altı suyu  derinlere kaçtı, toprak kurudu. Köyün her yerde aranan kokulu ve lezzetli  kavunu, bıçak atıldığında çatlayan karpuzu da yetişmez oldu. Geçmişi anımsatırcasına  Arapçiftliği köyüne Türkleştirme amacıyla konulmuş olan Bostanyeri köy adı bir süreliğine anı olarak kalmıştı. Daha sonra köy mahalle yapıldı ve  Arapçiftlik adı geri verildi. Melen’in yukarısındaki tavukhane ve kesimhaneler, kum çıkarma tesisleri, kent çöplüğü ve çeşitli atıklar Melen’i yüzülmez bir yere çevirdi; insan yerine ölü tavuklar ve hayvan bağırsakları yüzüyorlardı Melen’de.

 

Şimdilerde Melen Melen olmaktan çıktı, yatağı alçaltıldı ve kenarları taş duvarlarla örüldü. İnsan ve hayvan suya inemez oldu, dolayısıyla hayvancılık öldü. Süt ve peynir üreten üç beş ailenin üç beş süt ineği kaldı. Bu aileler Çerkes peyniri üretip satıyorlar. Çerkes peyniri para getiriyor. Çerkes peynirinin yağlı ve yağsız çeşidi var, yağlısı aranıyor.

 

Köyümüz köy statüsünden çıktı, tek yanlı bir idarî kararla Düzce Belediyesi’nin bir mahallesi yapıldı. Köyümüz, komşu Arapçiftliği (Къазыкъкойц1ык1у/ Шапсыгъкой/kısaca ‘Şapsıkoy’ ya da ‘Şapsığe’)  ve Akınlar/ Bırgehabl (eski Beslanbey/Быргьэхьабл) köyleri ölçüsünde büyük bir yabancı nüfus yerleşimine uğramadı. Para denilerek her gelene toprak satılmadı. Ama köy çevresine yerleşenler oldu. Köyümüz ve komşu beş köy (Arapçiftliği, Körpeşler, Çamköy, Sancaklar ve Akınlar), Düzce merkeze ya da Düzce taban ovasına göre, birkaç metre daha yüksekte olan bir tümsek, bir masa arazi üzerinde. Bu nedenle Kasım 1999 Düzce Depremi’nden az etkilendi. Dolayısıyla bu dört köye yerleşen sayısı çok oldu, köylünün elinden satış yoluyla hayli toprak (özellikle tarla toprağı) çıktı. Ancak köyümüzün içine, diğer köylerin yaptığının aksine,  Adıge ya da bağlantılı ya da kültürlü olmayan kişiler yerleştirilmedi, öylelerine yer satılmadı ya da sattırılmadı. Böylece köyümüz, komşu köylere oranla etnik özelliğini ve geleneklerini daha fazla korumuş, bozulmamış  oldu (Tabii şimdilik).

 

 

 

2

 

Anlatıldığına göre, köyümüz önceleri, güneydoğumuzdaki Arapçiftliği (Şapsıkoy) köyü ile pek geçinemezmiş. Bir Şapsığ, Abzah ve Vıbıh  karması olan köyümüz, Kafkasya’da Afıpsıp (Adıgey’de) ve Kalej (Kafkasya’da Karadeniz kıyısı Şapsığe’de)  köyleri ile aynı şivede Şapsığ lehçesinde konuşur. Nüfus Soçi ve Tuapse yörelerinden gelme. Eskiden Akınlar köyü ile ilişkiler daha fazla imiş. Ancak Arapçiftliği köyü üzerinden daha düzgün yeni bir yol geçirilince, durum değişmiş.  Köyümüz, ayrıca bizim gerimizde, Melen’in sağında yer alan küçük bir Türk köyü olan Kadıoğlu (Adıgece ‘Kadılḱoy’, ‘Kadılıköy’) ve daha geride olup eskiden sırf bir Adıge köyü iken, şimdi Türk-Çerkes karması bir köye dönüşen  Çalılık (Ŝevmızhabl/ Шъэумызхьабл) ve daha geride, dağ yamacına yaslanmış Ordulu, Giresunlu köylüleri de, köyümüz, Arapçiftliği ve Türk köyü Körpeşler üzerinden  geçerek, yürüyerek ya da arabayla Düzce merkeze gitmeye başladılar. Türk köylülerinden sadece bey ailesi mensuplarının atı olurdu, diğerleri yaya yürürdü, Türk köylüler at besleyemeyecek denli yoksuldular, Çerkesler gibi onların yaygın bir at binme geleneği de yoktu, sanırım eskiden binmelerine beyleri izin vermezdi (Bu yoksul köylülerin imdadına 1970 sonrasında Almanya yetişti. Bir sel felaketi üzerine çok sayıda Düzce köylüsü işçi  olarak Almanya’ya alındı). Bunların bazıları toprak satın aldılar, güzel evler yaptırdılar ve traktörler aldılar. Bir zenginleşme oldu.

 

Eskiden Melen üzerinde sadece bir tek yaya köprüsü bulunurdu. Bu nedenle, kışın ve baharları suyu bollaşan Melen’i arabayla geçmek, çoğu kez olanaksız olurdu. O zaman Düzce’ye göre gerimizde, kuzeyde kalan köyler batıdaki  Çerkes Taşköprü köyü (Şıxełehabl/ Шыхэл1эхьабл) üzerinden, biraz dolanarak Düzce’ye giderlerdi.

Melen, özellikle ilkbahar mevsiminde, karların erimesiyle taşar, sular neredeyse köy yamacı üstlerine değin yükselir, köprüyü de alıp götürürdü. Bu arada kadın erkek herkes Melen kıyısına koşar, suyun getirdiği odunları, ganimeti yakalamaya çalışırdı. Sular çekildiğinde de çocuklar ve gençler, sarmaşık ve ince dallarla yaptıkları germelerle (ḱıĺeşu/  кылъэшъу) ya da ağlarla (ĥı/ хъы) bulanıklaşmış olan suda balık avlarlardı. Daha önceleri zıpkınla avlanırlarmış.

 

Sözgelişi acıkan çocuğuna annesi ya da ninesi,  “Git de katık getir (Қui deşxın kah/  К1уи дэщхын къахь)” dermiş. Zıpkını kapan çocuk Melen’e koşar, birkaç dakika içinde birkaç balık avlayıp oracıkta temizleyip eve dönermiş. Balık o denli bolmuş. O arada annesi de kaçamağı (ṕaste/ п1астэ) belağ (belağ/ бэлагъ; ucu çift taraflı geniş büyük odun kaşık) ile karıştırıp pişirmiş olur, balıkları da tavada kızartıp çocuğa yedirirmiş. Dinamitli balık avı yayılınca,  zıpkınla avlanmak sona ermiş,  balık bolluğu da kalmamış. Ben zıpkınlı günlere yetişemedim ama tek katlı Çerkes evlerinin  tavanlarına atılıp kalmış  paslı zıpkınları  çok gördüm.

 

Taşma sonucu Melen’in götürdüğü köprü,  Efteni Gölü kıyılarından öküz ya da manda arabalarıyla geri getirilirdi. Yaşlıların öncülüğünde, ırmağın uygun bir yerinde köprü ayakları yeniden çakılır, bunların üzerine uzun yaya köprüsü yerleştirilir, iki yanlı parmaklıkları da çakılırdı. 80 yaşın üzerindeki rahmetli Ğırbı Nuh’un (Гъырбы Нухь) bile soğuk nisan ya da mayıs ayında paçalarını sıvayıp, dizlerine değin su içinde koca odun balyozla köprü ayağı çaktığını görmüşlüğüm çoktur.

 

 3

 

Diğer komşumuz Akınlar köyü, güneybatımızda idi. Onu geçince, çukurdaki Düzce taban düzlüğü başlardı, burada Hacımus/ Fabrika (Hamtıĵhabl/ Хьамтыжъхьабл) köyü, onu da geçince Düzce’den önceki son Adıge köyü olan Uzunmustafa (Tığuĵhabl/ Тыгъужъхьабл) bulunurdu. Bulunurdu diyorum, çünkü bu köylerin hepsi ve daha başka köyler, şimdi, yeni Belediyeler Yasası gereği, 2007 yılında, tek yanlı bir idari kararla Düzce kent belediyesi sınırları içine alındı, birer kent mahallesi ve yaygın yerleşim yerleri yapıldı. Yasa öncesi iki referandumda Türk Körpeşler köyü olumlu oy vermişken, Çerkes köyleri Düzce Belediyesine katılmayı reddetmişlerdi. Çünkü köy ortak malları elden gidecekti ve nitekim gitti de…

 

Köyümüzden Akınlar’a giden yol, 1970’lere değin pek kullanılmazdı ya da köhne bir tarla yoluydu, yer yer de dere yatağı ve bataklık halindeydi, her iki yanı ağaçlı ve karanlık görünümlüydü. Biz çocuklar “Deli Hilmi orada atla geziyor, bizi çiğneyecek” der,  oraya gitmekten korkardık. Nitekim Arapçiftliği köyünden Deli Hilmi (Haĥurat/Хьахъурат), Çerkes eyerli atı üzerinde ve kırbacı elinde, hemen her gün bir ileri bir geri bataklıklı yol boyunca, neşeli naralar atarak atını koşturur dururdu, birkaç kez görmüştüm onu. Buraya Halye Sokak (Halî Sokak/ boş  sokak)  derdik. Halye Sokak’da bir Gâvur Mezarlığı bulunduğu ve ara sıra bir hortlakla (hadecad/хьадэджад) karşılaşıldığı, hortlağın geceleri beyaz kefen giysisi içinde insanların karşısına çıktığı anlatılırdı, çocukken çok korkardık. Bu yüzden insanlar geceleri bir başına o yoldan pek geçmez, tarlaların içinden başka bir yaya yolunu izleyerek Akınlar’a giderlerdi.

 

Daha sonra buraları yeni Ordulu ve Karadenizli yerleşmeleri (semtler) haline geldiler. Cin, şeytan, hortlak gibi ‘yaratıklar’ da  bu yeni gelenlerin bastırması sonucu oradan  kaçmış olmalılar… Şimdilerde o yerde ve ilerisinde villalar, Amerikan evleri, modern siteler ortalığı kaplamıştır. Düzce’nin nüfusu yoğun dış göç alarak git gide ve hızla artmaktadır.

Köyümüzden Bırgehable meş’e (Akınlar yakınındaki tarlamıza) giden yolda da bunun gibi hortlaklı başka bir yerimiz daha vardı, Kovқı Hakkı’ların koruluğu, karşısında Abreg Hazret’in tarlası, şimdi orada da  bir Ordulu ailesi oturuyor. Tümseğin eteğinde, Kovқı Hacebıyko Teyfik’e ait olup eskiden su basan yerde de kalabalık bir Samsunlu aile, daha ileride bir Kürt ailesi var… Ayrıca peri kızlarının çalınan taraklarını arayarak, “Si maje, si maje!” (Tarağım, tarağım!) diyerek dolaştıkları ırmak boylarımız da vardı. Örneğin Arapçiftliği köyü ile köyümüz arasındaki Naşüho ç’ıgu (Naşuĥo ćıgu/ Нашъухъо ч1ыгу; Naşüho’nun Arazisi) denilen ve eskiden at yarışları da yapılan çukur düzlüğün kuzeyinde, Melen çayı boyunda, geceleri ellerinde meşaleleri ile cinler (cınexer) dolaşır dururlarmış…

 

Başka bir ilginç yerimiz de bizim Bırgehable meş (Быргьэхьаблэ мэщ; Bırgehable tarlası) dediğimiz tarlamızın dış bitişiğinde, Akınlar köyü sınırında, Düzce taban düzlüğünde yer alan, güney kenarından bir ark (хьалкъ) suyu geçen Dekuç’e (Dekuće/ Дэкъуч1э) adlı çukur bahçemizdi. Burasının adı,  sonraları, asimilasyon sonucu ansızın Karanlık Bahçe’ye dönüşüvermişti. Köy tümseğine dayanan çukur bahçenin güneş alan kuzey yamacı yılanlıktı. Bu yılanlar, özellikle öğle üzerleri, çevreden de gelip ark suyundan su içerlerdi, görmüşlüğüm çok, iki metre ve daha uzun yılanlar da vardı. Askerden döndüğünde (1940’lı savaş yılları), burayı sürerken büyük amcamın bir günde tam 30 yılan öldürdüğü ve bunları yan yana dizdiği, yılanları görmek için Akınlar köyünden bir sürü insanın grup grup buraya geldiği anlatılır. Şimdi Hasanlar Barajı nedeniyle ark ve sulu çukur bahçe kurudu, yılanlar da kalmadı.

 

Daha önceleri Melen Çayı suyu bentler kurularak, arklar yoluyla tarlalara taşınmıştı, sulama yapılır ve taban suyu yüksek tutulurdu. Ark yatağı da doldukça köylülerin  imece yolu çalışmalarıyla temizlenirdi.

 

Benden çok önceleri Dekuç’e dediğimiz çukur bahçenin, Akınlar köyünden birine ait olan doğu uç bir yerinde, yine Akınlar köyünden Hat’aş (Haţaş/ Хьат1аш)  denilen aklını oynatmış biri, sayvan tipli (ḱıl/ кыл) kulübesinde, yılanların içinde, yaz kış bir başına münzevi bir yaşam sürdürürmüş… “Kerez mıhuşh’ev Hatsitsev” (Ḱerez mıĥuşxev Haśiśev/ Кэрэз мыхъушхэу Хьацицэу/ Ham kiraz yiyen Hasise)  adlı yöresel bir kadın/ çocuk  şarkısını söyler, çocuk gibi de zıplaya oynaya gülüp dururmuş. Zararsız imiş. Belki Hasise’yi yitirme sonucu aklını oynatmış biri olabilir. Köydeki akrabaları onu doyuruyor olmalıydılar…Yazık ki,  yaşlılardan bu durumun öyküsünü, kiraz ağacından düşüp öldüğü söylenen Haśiśe kızın öyküsünü ve şarkısını  tam olarak öğrenme  fırsatını kaçırmışım. Yine de, kaldıysa  konuyu bilen yaşlılar olmalı…

 

4

 

Adıge gençlerinin davranışları konusunda da, köyüne göre farklılıklar  bulunurdu. Örneğin köyümüzün bizden önceki kuşağı, yerine göre  çok sert ve kavgacı idi, kavga çıktığında avlulardan koca kuru  söğüt dallarını (sandallar) söker, bu kalın sopalarla toplu halde saldırırlar, sopaları kavga ettikleri kişilerin sırtlarına, omuzlarına indirirler, vururlardı. Çok görmüşlüğüm var. Bu nedenle çevre köylüler bize/ köylülerimize  sataşmaktan çekinirlerdi. Çerkes Taşköprü köyü gençlerinden de çekinilirdi, ama bizimkilerin onlar gibi içki içme geleneği yoktu.  Köyümüzde içki içilmezdi, Çerkes düğünlerinde de içki içilmezdi.

Çerkes Taşköprü köyü gençleri ise, düğün akşamları gözden ırak yerlere, tarlalara dağılır, ikişerli, üçerli gruplar halinde içer ve içkili olarak düğünlere katılırlardı. Bu da onların, 1864 yılından, yani Adıge Ülkesinin Karadeniz kıyıları boşaldıktan sonra, bir süre daha Rus yönetiminde olan, etnik temizlik ve sürgün uygulanmayan Kuban yöresinde (şimdiki Adıge Cumhuriyeti çevrelerinde) kaldıklarını ve içki  alışkanlığını bu yolla Ruslardan peydahlamış olduklarını akla getiriyor. Adıgelerde, Vıbıhlar dışında içki içme geleneği yoktu. Aynı biçimde  Rus idaresi altında yaşamış ve 1880’lerde  Düzce’ye  yerleşmiş olan Köprübaşı Ömer Efendi (Haćemzıy/ Хьак1эмзый) köyü gençleri de, düğünlerde içki kullanırlardı, ama onlar içi görünmeyen metal  sürahi ve bardaklardan, boza ya da su süsü vererek, çoğu kez de kızların yardımıyla, yani çaktırmadan   içerlerdi. Eskiden, o iki köy dışında Çerkes kızları içki kullanan gençlerden uzak dururlardı.

 

Türk köylüleri ise düğün akşamı düğün sahibinin kasa kasa getirip dağıttığı rakıları, arka arkaya gelen sıcak et eşliğinde doyuncaya, sızıncaya dek içebilirlerdi. Türk köylüler Çerkesler gibi konuksever insanlardı. Sarhoş olanlar ya da sızma belirtisi gösterenler düğün evinin ayrılan odalarına alınır, yan yana sedirlere otururlar ya da  oturtulurlardı, kimi sızar, kimi uyuklardı, odaların tabanları çoğu kez kusmuktan geçilmez olabilirdi. Eski Frigya eğlentilerinin devamı gibi, sabahlara değin sürebilen içkili  bir eğlenti durumu yaşanırdı. Ayılan kişi  yeme içmeye dönebilirdi. Ancak kız tarafı oğlan köyüne ya da evine gidene değin sadece kendi götürdüğü içkiyi  içerdi. Karşılama davul zurna, bazen köçekler eşliğinde ve sadece sıcak et sunma biçiminde olurdu, düğün içkisi düğün evine ya da bahçesine geçildiğinde verilirdi. Ancak düğün evine hemen gidilmez, küçük küçük  ara molalar verilir, davul zurna eşliğinde, varsa köçeklerle  karşılıklı  oynanır, göbek atılır ama Çerkeslerin aksine Türk düğünlerinde silâh sıkılmazdı. Türk köy düğünlerinde kadın ve erkekler ayrı ayrı eğlenirlerdi, birbirlerini görmezlerdi, gelenek öyleydi. Çerkeslerde ise kız ve delikanlılar birlikte eğlenir, dans ederdi. Evli Çerkes  kadınları  eğlentiyi (gegu) bir köşeden  izler ama danslara katılmazlardı. Şimdikinin aksine toplum da buna izin vermezdi. Katı bir gelenek vardı. Gelenek dışına çıkmak sert  yaptırımları beraberinde getirirdi.

 

Köprübaşı ve Taşköprü, bu iki köy Düzce’nin de en büyük iki Çerkes köyü idi.

 

Bu arada Arapçiftliği köyü gençlerinin huyunu da çok iyi bilir ve ona göre davranırdık. Örneğin, köyde bir misafir kız olduğunu haber aldık, diyelim. Hemen o akşam üç beş genç yola çıkardık, ama köy girişinde birimiz gruptan ayrılır ve saklanırdı. Geleceğimiz düşünülerek, yol üstündeki caminin önündeki oturma yerinde bizleri beklemekle, atlatmakla görevli en az  iki genç bulunurdu. Bu kurnazlar,  biz safları atlatmak ve kendileri kızlarla  baş başa kalmak için beklerlerdi, ama biz bunu bilirdik ve  oyuna gelmezdik. Yine de usulen, “Köyünüzde misafir kız varmış, kimin evinde acaba?” diye sorardık. “Misafir kız mı dediniz? Ben duymadım, sen duydun mu?” diye birbirlerine ciddi ciddi bakarlar, ardından “Duymadık, bilmiyoruz” derlerdi.

 

Bu köyde büyük bir folklor zenginliği  (masal, öykü, bilmece, gülmece, şarkı, vb) vardı, eğlenmesini bizden iyi bilirlerdi. Onlar bizleri katı/ yabani (pĥeś/пхъэц), bizimkiler de onları kaypak/ güvenilmez (psışuĥo/псышъухъо) bulurlardı.

 

Misafir kız ya da ‘muhabbet (zexes) yok’ denmesi üzerine, biz de, “Demek ki yanlış duymuşuz” der, köyümüze dönüyormuşuz gibi yapardık. O iki genç arkamızdan bir süre bizi “gizlice” izler, döndüğümüz kanısına vardıklarında da izlemekten vazgeçerler, geri dönerlerdi. Biz de geri döner, Arapçiftliği köyü camisinin önüne gider, habercimizin dönmesini beklerdik. Habercimiz de, o iki genci izler, evi öğrenirdi.

 

Hep birlikte misafir  kızın bulunduğu odaya girdiğimizde,  “Duymadık, bilmiyoruz” diyen o iki genci orada oturur halde bulurduk. Ancak biz, bilmezlikten gelir, işi bozuntuya vermezdik, ama onları aşağıya iter, başa geçerdik.

 

Şimdi bunların hepsi artık birer anı…

 

5

 

Gerimizdeki Kadıoğlu köyü iri yapılı rahmetli Irza Bey‘in (Rıza Bey) köyüydü. At sırtında köyümüzden gelip geçer, şehre, Düzce’ye giderdi. Köylülerinin çoğu ise,  Irza Bey’in akrabaları, eski ırgatları, şimdiki yarıcıları, vb idiler. Zengin ve varlıklı birkaç aile daha vardı. Macır Memet de (Muhacır Memet, karısı Arapçiftliği’nden Çerkes imiş)  onlardandı. Bu bakımdan köyün yoksulları eziktiler ama kızları arasında gerçekten çok güzel olanları vardı. Bu kızlar köyümüze tarlalarda çalışmaya, tütün kazmaya, kırmaya ve dizmeye gelir, para kazanırlardı. İlkbaharları, Kadıoğlulu kız ve kadınlar, yanlarında bir delikanlı ve oğlan çocuklar madımak, yenen kır bitkilerini toplamak üzere kırlara dağılır, köyümüz tarlalarına da gelirlerdi. Irza Bey kendi köyünde ve bizim köyümüzde pek sevilmezdi, köyümüzde ona Rıza Beyıjer (Rıza beyıĵer/ Рыза Бэижъэр; Beyliği sözde kalmış, sabık  Rıza Bey) derlerdi. Kadıoğlulular ile köylülerimizin ilişkileri dostçaydı, özellikle annemi çok severlerdi, yanına uğramadan geçmezlerdi, annem de onları severdi, yemek yedirir, çay içirirdi, Müslimet diye adını telaffuz edemediklerinden olmalı, kadınları anneme İsmet Aba derlerdi. Cenazesine bütün bir köy boşalıp gelmişti.

 

Eski beylik döneminin üç akraba  Türk köyü vardı, Ramazan ve  Kurban Bayramları gün olarak bu üç köy arasında sırayla kutlanırdı. Birinci gün bir köye, ikinci gün öbürüne, üçüncü gün de son köye topluca gidilirdi.  Üç köy içinde ilk gün Kadıoğlu köyünün günüydü. Bu bakımdan Bayram yemeği için hemen her bayram, çocuklar olarak ilk gün, davetsiz misafirler olarak Kadıoğlu köyüne damlar, evlerden getirilerek cami bahçesinde, yere  daire biçiminde dizilen sofralara oturup yer, ardından  o köyden ya da başka köylerden gelmiş çocuklarla güreşirdik. Güreşleri genellikle biz kazanırdık, zaten kazanamayacak olanları ortaya sürmezdik. Oraya gidiş gerekçemiz de hazırdı. Sorduklarında, “Güreşmeye geldik”, derdik. Özellikle bolca kaz etli pilâvlarını ve bizi çok seven rahmetli Düriye Teyze‘nin yemeklerini kaçırmak istemezdik, mekânı Cennet olsun.

 

Kadıoğlu köyünün varlıklı ailelerinin köy evleri devasa, üç, bazıları da dört katlı idiler, en alt ya da giriş katında hayvanlar bağlanır, ahır görevi görürdü, alt katın içinden, orta koridordan yürünür ve merdivenlerle insanların oturduğu üst katlara çıkılırdı. Her katta, dışa çıkıntı halinde, kenarı tahtayla çevrili, ama tahta aralarından ışık alan, bir metre üstündeki kısmı da açık olan birer tuvalet/ helâ bulunurdu, şimdiki gibi tuvalet boruları ve giderleri olmadığından, delikler de üst üste geliyor idiyse, alt kattakilerin çok dikkatli olmaları ya da  ayrı delikler ve düzenekler yoksa, – ki en üst kattaki delik en dışarıda olmalıydı – aynı anda tuvalete çıkmamaları gerekirdi. Aksi takdirde üsttekinin dışkısının alttaki kişinin başına sert rüzgar nedeniyle sıçraması ya da takke gibi oturması işten bile değildi. Delikler mesafeli sıralanıyor olsa bile dışkılar görülür biçimde aynı kocaman lağım çukuruna pat diye düşüyordu. Tuvaletler geri planda, evin arkasında  olduğundan, durumu tam anımsayamıyorum, kullanma durumum ise hiç olmadı…

 

Kadıoğlu’nda kaz beslenirdi. Bu nedenle sokaklar kaz pisliği, çamuru içindeydi, sokaklar ve bahçeler kokardı. Almanya’dan gelen paralar sonucu ekonomik bir canlanma oldu ve kaz beslenmesine son verildi.

 

Kadıoğlu, Körpeşler ve Beyciler köyü, köyümüzde söylendiğine göre, eskiden bir bey ailesine ait imiş. Köylüler de beyin ırgatları (pşıł/ пщыл1/bir tür serfleri) imişler. Sonradan bey sülâlesi, kendi içinden üçe bölünmüş, üç kardeşe miras yoluyla   birer köy düşmüş. Bu üç köyden Körpeşler’deki bey ailesine Kocabıyıklar deniyordu. Son Kocabıyığı tanımıştım.

 

6

 

Bir yaz günü Melen’in sağ yakasında, köyümüzün kuzeybatı tarafında, Kozluk (Kozlık) dediğimiz yerde köyümüzden Şav (Шъау) Vahip karpuz ekmişti. Biz de iki çocuk (Ḱuśe ve ben) söğüt gölgesine oturmuş kavun karpuz yiyor, Şav Harseko (Haris oğlu) Vahib’in  anlattıklarını dinliyorduk.15- 16 yaşlarında olmalıydık. İkindi üzeriydi, Kadıoğlu köyünden gelen patika yolda, uzaktan bir insan silueti göründü. Tanımıştık, bu kişi Körpeşler köyünün bey ailesinin başı Kocabıyık idi. Asıl adını biliyordum ama şimdi unutmuşum. Onu Çerkesler sadece Kocabıyık diye çağırırlardı.

 

Kocabıyık birazdan bize yaklaştı. Başında kenarları geniş, sarımsı/ açık kahverengi  bir hasır fötr şapka, elinde bastonu, ayağında iki hafif terlik, üstünde de Araplar gibi topuklarına değin inen beyaz bir entari, yanılmıyorsam sırtında da  yeleği  vardı. Kanserdi, hastalığı ilerlemiş olmalıydı, erimiş, neredeyse bir deri kemik kalmıştı, yaşlanmıştı  ama yine de dik ve vakurdu.

 

Ayağa kalktık, selâm verdi.

 

– Kocabıyık, gel  otur, kavun karpuz keselim,- dedi Harseko Vahip.

 

– Oturayım, – dedi Kocabıyık.- Kadıoğlu’ndan, kızımı ziyaretten dönüyorum. İyi gelir diye doktor söyledi, fırsat buldukça böyle  kızıma gidip geliyor, yürümüş oluyorum.

 

– Ah, Kocabıyık, sen bu hallere düşecek adam mıydın? diye sordu Vahip.

 

– Ah, Vahip, ben gençliğimde ne güzel günler yaşadım, nelere girip çıktım,  nice gönül maceram da oldu, şimdi hepsi birer rüya…dedi.

 

Kocabıyık kavun karpuzdan birer dilim aldı, 10- 15 dakika kadar oturdu, “Artık bana müsaade, yolcu yolunda gerek” diyerek ayağa kalktı, ağır ağır köyünün yolunu tuttu.

 

***

 

Bir başka  bey daha vardı gördüğüm, üç köyde, üç karısının olduğu söylenirdi. Karılarını sırayla ziyaret ediyor olmalıydı. Yanılmıyorsam karılarının biri kuzeydeki Üskübü‘de, ikincisi o taraflarda  başka bir  köyde, belki Beycilerde, üçüncüsü de güneyde Mergiç köyü  taraflarında imiş. Ömrü at sırtında köyden köye gitmekle geçti. Akşama yakın görürdük kendisini. Köyümüz dışında, Pśeleş (Пцэлэш) dediğimiz köyümüz söğütlüğünün ötesinde, Melen boyunda  sık sık o atlıyla karşılaşırdım. Her halde 50-60 yaşlarında olmalıydı. Hiç durmaz at sırtında gider gelirdi, köy içine girmezdi, köy yollarını da izlemez, meralardan geçer, kestirme yollardan giderdi.

 

7

 

Köyümüz kente 4, Arapçiftliği 3, Körpeşler de 1. 5 km mesafedeydi. Eskiden şehre genellikle yürüyerek, atlı arabayla, bisikletle ya da atla giderdik. Motorlu taşıtların köy servisleri yoktu. Günümüzde ise her yarım saatte bir, karşılıklı iki adet Belediye otobüsü, kentten,  biri Akınlar, diğeri Arapçifliği üzerinden geliyor, yolcu alıp indiriyor, gün boyu tur yapıyor.

 

Kadıoğlu köyü ise, şimdi, kendi gibi Melen’in sağ tarafında bulunan Çerkes Taşköprü (Şıxełehabl/ Шыхэл1эхьабл) köyü üzerinden Düzce’ye gidiyor. Çünkü Melen Çayına köprü dayanmıyor, baraja rağmen çay kışları taşıyor. Çay, köyümüzün devlet  tarafından yaptırılan beton köprülerini bile art arda yıktı.

Yukarıda söylediğim gibi, Küçük Melen’in yatağı şimdilerde alçaltılmış, kenarları taş duvarlar içine alınmış durumda. Köprü de yüksek ve sağlamlaştırılmış durumda. Bu nedenle sel ve taşma durumu kalmadı, ancak suya inme  ve hayvanlara su içirme durumu kalmadı. Hayvancılık öldü. “Melen k’ey” (Melen taban Vadisi) dediğimiz, gezinti yaptığımız ve hayvanların otladığı çimenlik alan kalmadı, öte beri atılan ve kötü otlar bulunan bir tür çöplüğe dönüşmüş durumda.

Sarayyeri belediye sınırı içine alındığından  Belediyenin  çöp arabaları çöpleri topluyor, bir parka dönüşen köy meydanı ve mezarlığın bakımını yapıyor, uzamış otları biçiyor, ağaçlar dikiliyor.

Köyümüzde her evin bahçesinde, en az bir iki meyve ağacı bulunur.

 

Kadıoğlu ve Çerkes Taşköprü köyleri de Düzce Belediyesi mücavir alan sınırları içine alınmış durumdalar. Üskübü’deki (Konuralp) Muhacir Mahallesi de Dereli deresi boyunca köyümüze doğru geliyor. Muhacir ya da Macir dendiğinde, şimdilerde, daha çok Bulgaristanlı Müslüman göçmenler anlaşılır. Tabii Yunan ve diğer Balkan ülkeleri Macirleri de var. Çerkesler ise artık Macir “sayılmıyorlar”.

1966 yılı sonundan 1971 yılı 15 ekimine değin Antalya Aksu İlköğretmen Okulunda öğretmenlik yaptım. Okul müdürü ve müdür yardımcıları ve öğretmenlerin çoğu  Macir idi. Bu kişilerin dayanışma içinde oldukları söyleniyor, yerel Türk memur ve hizmetlilere baskı uyguluyorlarmış. Bir gün bir ikisi yanıma geldi:

“Sen Çerkessin, sen bizdensin. Bu kişiler, müdür Macir, müdür mavinleri  Macir, müdür başyardımcısı Macir değil ama karısı Macir. Bize bağırıp çağırıyorlar, nefes aldırmıyorlar, bizi aşağılıyorlar. Seni dinlerler, söylesen de bize biraz daha  saygılı davransalar” dediler. Ben de mavinlerin  bazılarına söyledim, durum yumuşamıştı.

Demem şu, Yörük ve benzeri bazı yerli Türkler, Macir benzeri bazı Türklere oranla Çerkesleri kendilerine daha yakın görüyorlardı. Tabii bu bir ölçü, bir kriter olamazdı, yerine göre tersine durumlar da olabilirdi.

 

Şimdi asıl olaya geleyim:

 

1960 yılı yazı, bir başıma yürüyerek Düzce’ye gidiyorum. Arapçiftliği köyünü geçtim, lise öğrencisiydim, Türk köyü Körpeşler‘e vardım. Köy, esas olarak yolun solunda, içeride, dere boyunda idi. Ancak kente giden yol boyunca da bazı köy evleri sıralanmıştı. 10-15 metre önümden Kadıoğlu köylü iki kişi  yürüyordu.

 

Yolun sol tarafında bir bahçede 14-15 yaşlarında birkaç kız oturmuş, aralarında gülüşüp eğleniyorlardı. Yoldan, önlerinden geçerken, yüzlerini bana dönerek  ayağa kalktılar, adet yaptılar (**). Memnun oldum, elimle oturunuz işareti verdim. Ardından:

 

“Bu çok nazik davranışınız için hepinize çok teşekkür ederim. Bunu ömrümce unutmayacağım, ama kusuruma bakmayın, bir şeyi sormadan edemeyeceğim. Şu önden gidenler benden çok daha yaşlılar. Benim için ayağa kalktınız, ama o iki kişi için kalkmadınız, niye?” diye sordum.

 

Kızlardan biri:

 

– A, aaa… Onlar Çerkes değil ki, onlar Türk, dedi.

 

—————————————————————————————————————————-

 

(*) – Memduh Tağmaç, (1904-1978), faşist generallerden biri. 12 Mart 1971 Muhtırası verildiğinde, müdahalenin başı, genelkurmay başkanıydı.

 

(**) – Şimdi Düzce’nin köylü kimi Türk gençleri arasında da Çerkes adetleri oldukça yayılmış durumda. Sözgelişi birçok köyde, düğün ve bayramlarda kızlar ve delikanlılar, tıpkı Adıgelerde olduğu gibi karşılıklı, ayakta diziliyorlar ve eguav (el vurma, 1эгуау) oynuyorlar ve birbirleriyle kaşen (къэщэн; tanış, yavuklu) oluyorlar, konuşuyorlar, beyler dönemindeki gibi, sadece bey için ayağa kalkılması durumu kalmadı, şimdi, Çerkeslerdeki kadar olmamakla birlikte, birbirleri ve büyükleri için de ayağa kalkabiliyorlar!

 

 

 

 

Exit mobile version