Paris’te Bir Çerkes Kızı – 34 (s. 546-557).

 

 

V (s. 546-557).
Yaz mevsiminin üç ayı boyunca Ayşet hemen her hafta Paris’e gitmişti. Çok değil, bir gece ve bir gün, ya da iki üç gün Paris’te kalıyordu. Ayşet’in Paris‘e gitme nedenini sadece Sophie biliyordu. Ayşet’in attığı her adımı bilmek isteyen Kontes Marie-Angélique ise, değişik bahaneler uyduran Sophie tarafından idare ediliyor, yatıştırılıyordu. Uzunca bir süre boyunca kuşku içinde kalmış olan kontes sonunda Sophie’ye sordu:

– Her ikiniz benden saklı ne işler çeviriyorsunuz?
– Yok öyle şey, bir şey çevirdiğimiz yok, tasalanma.
– Evet, evet, aptal yerine koyacak bir tek beni buldunuz… Birtakım işler çevirmiyorsa, Aisse’nin bu kavurucu sıcakta Paris’te ne işi var, ne diye ikide bir gidip geliyor. Neyin peşinde? Hangi işin peşinde olursa olsun, – “Ne olduğunu bana göstermediği ve okutmadığı o kağıdı yakarak beni uyutmak mı istemişti?.. – diyerek bitmiş bir şeyi kendi kendisine soruyordu, – Konuştuğumuz şey aramızda kalacak, inanmazsan yemin edeyim.
– Ben sana güveniyorum, kontes, sen de bana güven, ama bilmediğim bir konuda sana ne diyebilirim? Charlotte-Elzabéth Aisse’nin de hasta olduğunu bilmiyor musun? Hastalığı nedeniyle ilaç ve iyileşme arayışı içinde…
– Bütün üzüntüm de bunu bildiğim için!.. – Marie-Angélique iç çekti ve sesini yumuşattı: – Ağrılarımı azaltması için bana da ilaç getiriyor. Yine de içim rahat değil, açıklayamadığım bir şeyler dönüyor… Şövalye, Aisse’ye yapacağını yapıp bir köşeye çekilmiş olabilir mi?.. Boyun eğerek onun hizmetine girecek olursa ben bunu kabul etmem, onu hasta eden diğer bahanelerinin de canına okurum!.. Böyle diyorum, ama biz kadınların ne yapıda olduğumuzu bilmez misin, Aisse, Feriolleri zorda bırakacak bir işin peşinde olabilir mi, bilmiyorum…
– Kontes! Aisse için ne diye öyle şeyler düşünürsün?.. – diyerek Sophie ince sesiyle yanıt verdi, ardından davranışının doğru olmadığını anladı ve daha yumuşak bir sesle sözünü bağladı: – Charlotte-Elzabéth Aisse’nin neyin peşinde olduğunu bilmiş olsaydın… – “söylesem mi söylemesem mi?” diye kendine sordu, ama konuşmamaya karar verdi.
– Bilmediğim için sana soruyorum ya! – diye Kontes Marie-Angélique Sophie’ye çıkıştı. – Söylediklerimi sorgulamak sana düşmüyor, haddini bil!
– Sınırımı aştım, kontes, bağışla beni, bunu kötü niyetle söylemedim, – Sophie kontesin sözlerini ağır bulduysa da kendisini dizginlemesini bildi, ama geri çekilmedi. – Ferrioller konusunda Aisse’nin olmayacak bir davranışta bulunmayacağına tanıklık ederim.
– Öyle diyorsan, tamam, – diye kontes sözlerini geri çekti, – sana bir şey ilettiklerinde kuşkuya kapılarak… Aisse Ferrioller konusunda kötü bir şey yapmaz, ben de bunu kim yapar diye soruyorum işte…
Kuşku yaratan Ayşet çiçek hastalığı ile boğuşan Arjantal ve onun sevdiği büyük sanatçı Lecouvreur Adrienne’in ağır hastalığı ile ilgileniyordu.
Haftada bir ya da iki haftada bir iki kez Pon de Vel annesinin yanına geldiğinde, Marie-Angélique, Arjantal’in sağlığını soracak yerde, oğlunun sevdiği Lecouvreur Adrienne’nin durumu ile ilgili sorular soruyordu. Pon de Vel daha önce Ayşet’le kararlaştırdığı gibi, Arjantal’in hastalığını annesinden saklıyor ve annesine başka türlü yanıtlar veriyordu.
Bir gün hastaneye giderken Pon de Vel kaygılandığı bir şeyi Ayşet’e sordu:
– Aisse, hastalık konusunda mamamıza dürüst davranmıyoruz, kardeşimizin hastalığını gizliyoruz.
– Pon de Vel, kardeşim, ben de o konuda kaygılıyım, ama mamanın halsiz ve hasta olduğunu biliyorsun. Arjantal’i bize bile zor gösteriyorlar. Mama, Arjantal’e sokulmaya kalkışır, izin vermediklerinde de dayanamaz.
– Doğru konuşuyorsun, – dedi Pon de Vel ve sevgi dolu bir gözle Ayşet’e baktı, – ama sen hekimleri nasıl ikna ettin bilmiyorum, onun yanında oturmana ve ona yemek yedirmene izin veriyorlar.
– Hekimlere ne yaptığımı söyleyeyim, – alaycı bir biçimde Ayşet gülümsedi, – kardeşimden hastalık kapacak olursam hekimlerden şikayetçi olmayacağım konusunda imza verdim.
– Ben de öyle düşünüyordum. Öyleyse Çiçek hastalığını iyileştiren soydaşın Çerkes kadınına (1) benzeyen biri olmuyor musun?
_____________
Dipnot:
(1) – “Güzelliğini yitirmemek ya da kızlarının güzelliklerini korumak için ya da hastalığa yakalananlara acıdığı için hastalığı tedavi eden ilacı bulmayı düşünen ve bulan Çerkes kadınına insanlık olarak çok şey borçluyuz! – diye yazıyor K. Helvetius. – Ne kadar çok bebeği ölümden döndürdü o kadın! O kadının insanlık için yaptığı iyilik gibi bir iyiliği mabetler, kiliseler inşa eden, oralarda görevler üstlenen kadınlar arasında, onun gibi insanlığa hizmet eden başka bir kadının çıkmadığını belirtmem gerekiyor”.
___________

– Kardeşim, o yetenekli kadına beni benzettiğin için sana teşekkür ederim, – Ayşet bu duyduğu şeyden mutlu olmuştu, – ama ben asla onun gibi biri olamam. Sevdiğin biri, üstelik kardeşin ise, onun için yapmayacağın şey düşünülemez, gerekirse canını da verirsin demeleri bu yüzden olmalı, doğru bir sözdür. Kardeşimiz Arjantal bizden çok daha küçük, sağlıklı olsun ve yaşasın. Sevgilisi Lecouvreur Adrienne’nin başına geleni görüyorsun. Ben neyim ki?.. Elma ağacından ham düşürülmüş meyve gibiyim ve kimsenin istemediği bir kişi olarak o ağacın altında oturuyorum…
– Aisse, Charlotte-Elizabéth Aisse, – Pon de Vel alışkın olmadığı gibi kızdı, – Sus, uygunsuz şeyler söyleme! Sen bizim kız kardeşimizsin, Ferrioller olarak seni seviyor, seninle öğünüyor ve seni el üstünde tutuyoruz, akıllı ve zeki biri olduğun, temiz aşkın ve gerçek insani yönünle seni örnek alıyoruz. Şimdiye değin sana söylemediğimiz bir şeyi sana söyleyeyim: Başına gelenler yüzünden ben ve Arjantal seni kınamadık. Kendini korumak için çırpınırken, içine düştüğün durumun farkındayız. Sevgili anayurdumuz Fransa’da yaşanan berbat şeyler yanında, seninkinin lafı bile edilmez. O konuda seni büyütüyor ya da küçültüyor değilim. Sen adına ilginç bir roman, iyi bir piyes ya da güzel bir opera yazılacak birisin.
– Pon de Vel, – Ayşet utanma ağırlıklı bir ricada bulundu, – yeter, bırak artık, hak etmediğim şeyleri benim için söyleme.
– Sadece ben değilim, Voltaire, Montesquieu, yazar Prévost, yeni yetenek Diderot ve seni tanıyan herkes benimle aynı görüşte. Başın dik gezeceğin yerde, sen kendini yiyor ve kendi tabutunu kendin hazırlıyorsun. Bilmiyor ve kendine değer vermiyorsun, güzelliğin ve güzel yanın bütün bir Fransa’nın gözünden kaçmıyor.
– Tamam, tamam, Pon de Vel, anladım, – diyerek Ayşet şakalaştı: – Bütün bir Fransa beni gözleyeceğine, senden utanmadığım için beni bağışla, d’Edie ile ben hastayız, yine de küçük kızımızı yanımıza almamıza ve büyütmemize izin verseler daha iyi olurdu…
– Onların da, Aisse, sırası gelip çözüldüğünü görürsün. – bu tür yüreklendirici sözlerle Pon de Vel konuşmasını bağladı.
Ayşet sevinç içinde Arjantal’in yanından geldi ve hastanın daha iyi durumda olduğunu Pon de Vel’e söyledi.
– Durumu iyi, Pon de Vel, kardeşimiz çok daha iyi, yemek yedirdim, benimle konuştu, seni sordu, yanımda olduğunu söyledim. Bütün akrabalarını, hizmetçilere değin sordu, hepinize selam söyledi. Yüzündeki yara ve kabarcıklar kuruyor, doktorları iki hafta içinde onu taburcu edebileceklerini söylediler. Çocuk kendini umursamadan Lecouvreur Adrienne’i sordu. Durumumu, çiçek hastalığının yüzümü ne hale getirdiğini sakın kıza söyleme dedi (1).
_______________
Dipnot:

(1) – “Arjantal konusunda seni kaygılandırmamak için durumu sana bildirmiyordum”, – Calandrini’ye gönderdiği mektubunda öyle yazıyor Ayşet. İyileştiğine göre, şimdi onun durumunu anlatabilirim: Biz ve arkadaşları şanslı olmalıyız, Arjantal korkunç çiçek hastalığından sağ salim kurtulmayı başardı. Çiçek yüzünü, en çok da burnunu kemirdi, alacalı bir renge dönüştürdü, kişide daha da küçüldüğü izlenimi yaratıyor. Yakışıklı genç diyecek bir durumu kalmadı, ama iyi yanını korudu, herkes onu seviyor, saygı gösteriyor ve değer veriyor, ne kadar övgü yağdırsan, el üstünde tutsan bile, yoldan çıkaramayacağın eğitimli biri”.
(2) – “Temsil sürerken Lecouvreur ansızın fenalaştı ve oyun durduruldu, – diyerek Ayşet Bayan Calandrini’ye yazıyor. – Temsilden önce kız kanlı ishal olmuştu. İç sızlatacak kadar güçsüzleşmişti. Zavallı kız dört gün içinde eridi. Zehirlenerek öldürüldüğü söyleniyor. Ölümünden dört ay önce vasiyette bulundu ve vasiyetini yerine getirmesini Arjantal’den rica etti.
Lecouvreur’ün cesedini otopsi ettiren Voltaire, kızın zehirlenmediğini öğrendi. İç organları çürüdüğü için vefat etti. Oyuncunun Paris’te defnedilmesine kilisenin karşı çıkması üzerine Voltaire “Büyük sanatçı Lecouvreur’ün ölümü” adlı bir mersiye (одэр) yazdı.
____________
Arjantal hastaneden alındıktan sonra evine Paris’teki evine götürülmedi, Lecouvreur’ün öldüğü söylenmeden doğruca Ablon’a, annesinin yanına götürülmek üzere faytona bindirildi.
Arjantal çiçek hastalığının bıraktığı yıkımı bilmiyor değildi, ama “bu başa gelen bir felaket, ne yapılabilir” diyerek, durumunu kabullenmişti. Şu an annesi Marie-Angélique ile sevgilisi Lecouvreur Adrienne’nin kendisine nasıl bir tepki vereceklerini merak ediyordu. Anne her zaman annedir, yavrusu için katlanmayacağı ve yapmayacağı özveri düşünülemez, gerekiyorsa canını verir, umarsız duruma düşerse başına gelene katlanır, hastalığını ve yol açtığı yıkımı unutturmak için elinden geleni yapar. Peki Arjantal’in sevdiği kadın?.. Bu sorunun yanıtı kolay verilemezdi, Arjantal de bunu biliyor, kimseye yüzünü göstermeden kaygı içinde yaşıyordu.
Çiçeğin yol açtığı yıkım konusunda akrabalarına der yanmayı kendisine yediremiyordu. Adrienne’nin öldüğünü de bilmiyordu, ama ona ilgi duyuyormuş gibi görünmek de istemiyor, soru sormaktan kaçınıyordu.
Pon de Vel kardeşinin bu durumuna üzülerek Ayşet’e fısıldadı:
– Birilerinden öğreneceğine Adrienne’in öldüğünü bizden duysun.
– Şimdi değil, daha sonra… – dedi Ayşet.
– Nedir “daha sonra” dediğin şey, Aisse? – dedi Arjantal, kuşku içinde sormuştu, Arjantal duyduğu bu söz üzerine uyanmıştı.
– Hiçbir şey değil, Jan, – Pon de Vel durumu hemen kavradı, Ayşet’e fısıldadığı şeyi hemen değiştirdi, – Aisse, unuttukları bir şeyi evden alması gerektiğini bana söylemişti de, onu hatırlatmıştım. İstersen, Aisse, geri dönelim, demiştim.
– Benim yüzümden geriye dönmekten kaçınmayın, iyileştiğimi görüyorsunuz.
– Aman Allahım, güzel çocuğum, ne olmuş sana böyle?!. – kendisine sarılan oğlundan kurtulup oğlunun yüzüne bakıp bakıp duran Kontes Marie-Angélique, bağırıyordu. – Hasta olduğunu ne diye benden gizlediniz?!. Seni iyileşmiş görmeseydim ben ölürdüm… Şöyle bir oturmama izin verin, fenalaşıyorum…
– Laroche, nerede kaldın, mamaya ilacını içir, – dedi Ayşet ve kontesi okşayarak oturttu: – Mama, kendine dikkat et, kendini yorma, Kont Arjantal sağ salim aramıza döndü, bunun için sevin ve Tanrıya şükret.
– Sevinir, Tanrıya şükür de ederim elbette, – ellerinde bayılmaktan kurtulan Marie-Angélique kendine geldi. – Tanrı güzel oğlumu yanıma getirmenize izin verdi dedi kontes kendi kendine. Evet, yavrum, ziyaretime gelmediğin için sana kızıyordum, şimdi nedenini anladım. Aisse’nin gereksiz yere Paris’e bu gidişleri niye diyerek kızıyo bir sürü şey aklıma takılıyordu, bağışla beni. Sen de, Pon de Vel de, gelmeyişinizi beni unuttuğuna yoruyordum, meğer kız kardeşinle birlikte kardeşinizle ilgileniyordunuz. Uzaktaki bir arazimize kapanan, bizleri hiç umursamayan Kont Augustin-Antoine’ın durumunu da merak ediyorum. Biraz kendime gelir gelmez yanına gitsem mi diyorum…
– Mama, zar zor ayakta duruyorsun, – diye karşı çıktı Pon de Vel, – o kadar uzak yere nasıl gideceksin?
– Doğru, doğru, – diye Arjantal de ağabeyinin görüşüne katıldı.
– İşittin mi, Aisse, bu ikisinin bana ne dediğini? Küçük bir torunla beni sevindirecek yerde yaşlı bir koca karı imişim gibi görüyorlar beni, çok beklersiniz bunu…
– Hayır, mama, öyle şeyler aklımıza gelmiş değil, – diye Arjantal çiçek bozuğu yüzüyle annesine gülümsedi ve durumu düzeltti. – Biraz zaman geçsin, papanın yanına giderim diye düşünüyordum.
– Gitmemelisin! Bizim onun için üzüldüğümüz gibi, o da bir kez osun bizim için üzülsün. Şimdi zengin bir sofra kurun ve Arjantal’in sağlık içinde aramıza dönüşünü kutlayalım, biraz da şampanya içelim, Ferrioller olarak Tanrıya birlikte dua edelim, kont babanıza gelince, onu da bir kenara atamayız, unutamayız.
Hava iyiydi, sofra bahçeye kuruldu, Ferrioller sofraya oturdular. İlk hohu (dilek) konuşmasını kadehini kaldırarak Kontes Marie-Angéliqu yaptı, bazen azarladığı Kont Augustin-Antoine’dan olumlu söz etti, kendini övmeyi de eksik etmedi.
– Kimse övündüğüme yormasın oğullarımı iyi yetiştirdim, Aisse seni de. Üçünüzden de memnunum, bazen sizi çekiştirdiğim oluyor, ama üçünüzü de eşit seviyorum, ama en küçük kardeşe ilişkin bir atasözünüz vardı, Aisse, neydi söyler misin, onu bana yeniden bir anımsatsan…
– “En küçük en çok sevilir”, – diye yanıt verilmesine fırsat bırakmadan Arjantal söze karıştı.
– Evet, evet, iyi anımsattın, – diyerek Kontes hohu-dilek konuşmasını sürdürdü: – Ama Arjantal, küçüksün diye seni kayırdığımı sanma, çok sayıda kişinin yaşamına son veren bu kötü salgından sağ salim kurtulduğun için Tanrıya dua ediyor ve kadehimi senin sağlığın için kaldırıyorum, çektiğin sıkıntıyı unutman, yüzünde kalmış olan izlere de aldırma – onlar erkek suratını güzelleştirir, çirkinleştirmez! – aramızda yaşamaya, hiçbir hastalığa yakalanmamaya, çok uzun yaşamaya, sevdiğin ile mutlu olmaya, beni, babanı, ablanı, ağabeyini ve tüm Ferriolleri sevindirmeye bak, onlar da seni sevindirsinler, Guérin de Tencin soy adını taşıyan akrabalarını da unutma, sağlıklı olmanı ve mutlu bir yaşam sürdürmeni diliyorum! – Konuşması biter bitmez Laroche mızıkasıyla bir ezgi çaldı, sofradakiler de hep birlikte alkışlarıyla ona eşlik ettiler.
Ardından Ayşet, Pon de Vel, Laroche ve Sophie Arjantal’e geçmiş olsun, dileklerinde bulundular. Her bir konuşmacının dileği (hohusu) anne kontes Marie-Angélique’e yönelikti, kontes sevinçten sofraya sığamıyor, mutluluktan uçuyordu.
En son Marie-Angélique biraz daha içince acımış olmalı, sofraya oturttuğu fayton sürücüsü yaşlı Jacques’a seslendi:
– Nedir bu halin, Jacques, ölü sofrasında (hadeus) oturur gibi oturuyorsun, nedir bu neşesiz halin, sevincimizi paylaşmaman için bilmediğimiz başka bir nedenin, bir yasın mı var? Kont Arjantal de Ferriol’ü yeni mi tanıdın, konuş, birkaç sözcük de senden dinleyelim.
– Söylerim, kontes, söylerim. Kont Arjantal de Ferriol’ü yeni tanımış değilim, – diğerlerinden farklı olarak ayağa kalktığı için kontes Jacques’tan oturmasını istedi, ama kabul etmedi, – hayır, ayakta durursam daha iyi olur. Kont de Arjantal iyi bir insan, iyi bir oğul, eğitimli biri. Hastalığı konusunda söylediğiniz sözleriniz yerinde, aynen katılıyorum. Tanrının ona yardımcı olması için yalvarıyorum, ama … – Yaşlı Jacques öksürdü ve yerine oturdu.
“Ama” sözcüğünü duyan sofradakiler meraktan birbirlerine baktılar. Yerinde oturamayan kontes yardımlarını esirgemediği sürücüye sordu:
– Söyleyemediğin o şey nedir?.. – Diyerek daha yumuşak ve kararlı bir sesle sordu: – Gizlisi saklısı olan bir sofrada oturmuyorsun!
– Farkındayım, kontes, farkındayım, – dedi şarap ile dili çözülen ihtiyar. – “ama” demem Kont de Arjantal’e acıyor olmam… Siz olanı bilmiyor olmalısınız… Zavallı Lecouvreur Adrienne artık yaşamıyor…
– Ne diye yaşamıyor?..
Durumun bilincinde olan iki kişi birbirine baktı, Ayşet Arjantal’in elini sıkarak konuştu:
– Evet, kardeşim, Adrienne’i yitirmiş bulunuyoruz.
– Hemen Paris’e gitmeliyim öyleyse! – diye Arjantal yerinden kalktı.
– Aman Tanrım, henüz ayağa kalkmışsın!.. – diye Marie-Angélique heyecanlandı.
– Hemen şimdi gitmeliyim, mama… – gitme nedenini gizlemedi: – Bana vasiyette bulunan Adrienne’dir…
– Hasta olduğunu, öleceğini biliyor muydun? – duyduğunu yorumlayamayan Pon de Vel kardeşine sordu.
– Hayır, Pon de Vel. Adrienne’le benim bir ilişkimin kalmadığını sen ve Aisse biliyordunuz.
– Seni yalnız Paris’e gönderemem, – diyerek Pon de Vel de ayağa kalktı, Ayşet de birlikte gitmek isteyince, ondan rica etti: – Daha sonra, Aisse. Sen mama ile kal, daha sonra, kızın defin gününde gelirsiniz.
Lecouvreur’ün defin işi birçok soruna yol açmıştı. Bu büyük oyuncunun özgür ve aşırı davranışları, tiyatroda din adamlarına saldırması kilise çevrelerini kızdırmıştı. Voltaire kilise görevlilerine karşı çıkmamış, Arjantal ve diğer tanınmış kişiler de Voltaire’i desteklememiş olsalardı, ünlü aktrisin defin işi bir değil, iki hafta ötesine bile atılabilirdi. Ama adil ve haklı olan taraf sonunda kazandı, anlaşmazlık Voltaire ile Arjantal’in istediği biçimde çözüldü.
Bir yıldan uzun bir süreden beri kendisini sevmekten vazgeçen aktrisin ricasını Arjantal eksiksiz yerine getirdi, içi rahat olsa da, kızı unutamıyordu. Adrienne’in defin gününe Marie-Angélique, Ayşet, Claudine-Alexandrine, de Paraber, du Défant, Jeanette-Nicole, Sophie, Laroche ve bilinen, eğitimli ve saygın kişiler, ayrıca yakın kent ve köylerden gelen büyük bir kalabalık toplanmıştı. Başpiskopos Pierre ise ortalıkta görünmemişti. Kardinal olma isteği baskın gelmiş, din adamları safında yer almıştı.
Bir gün sabah çayını beklerlerken, Lecouvreur Adrienne’in yaşayış tarzı ve ölümü Marie Angélique ile Ayşet arasında konuşulurken, kontes merak ettiği bir şeyi sordu:
– Zavallı Adrienne bizim yakışıklı Arjantal’in aşkını niçin geri çevirmiş olabilir? Kime sorsam, bir şey bilmediğini söylüyor. Şimdi bunu sorgulamanın artık bir yararı yok, ama anneyim, o da oğlum, bilmek istiyorum. Arjantal’in ağzını ise kimse açamıyor, sanki sağır ve dilsiz.
– Mama, ben de o konuda bir şey bilmiyorum, – kendi içindeki aşkını da içerecek biçimde, Ayşet bir iç çekti, – ama Adrienne toprağa verilirken, anımsıyorsan Voltaire’in cenazedeki konuşmasını unutamıyorum: “Aşk kimseye soru sormaz” demesini (Šuĺeğum vıpćejeğu yiep).
– Evet, evet, büyük bir söz onun söylediği. Voltaire akıllı biri, onun aşka verdiği değeri görüyorsun. Bunu sen de ben de iyi biliyoruz, diğerleri bilirler mi bilemem… Ne kadar gürültü patırtı koptuysa da ölüyü bağışlıyoruz, büyük bir salgından sağ kurtulan Arjantal de yiğitçe davrandı, kızın vasiyetini eksiksiz yerine getirdi. Kızın kabri başında konuşma yapanlardan daha kötü olmayacak biçimde yerinde sözler söyledi. Sormak istiyorum, Aisse, sürekli unutuyor, sormaya fırsat bulamıyorum, Başpiskopos Pierre’in kendince bir nedeni var, ama şövalyeyi niçin cenazede göremedim?
– De Edie, hasta olmasa, mama, gelecekti.
– Biz mi kaldık hasta olmayan bir tek… – dedi kontes yavaş sesle homurdanarak. – O hastalıklı kişiyi nereden bulmuşsun ki, başka kimse kalmamış mıydı?
– Mama!..
– İyi, iyi, “aşkın gözü kördür, kimseden izin almaz”, – diye Marie-Angélique Ayşet’e laf dokundurdu, şimdiye değin görmediği bir şeyi onda görmüştü: – dur hele, neye hazırlanıyorsun?.. Şu arkadaki tüfeği ne yapacaksın? Ava mı gitmek istiyorsun?!. Gidemezsin! Halsiz olduğunu unuttun mu?!.
– Bugün sonbaharın ilk av günü, bugün bana engel olma, mama, uzaklara gitmeyeceğim, erken dönerim.
– Yalnız mı gideceksin? – diye kızgınlığı geçen kontes sordu.
– Tanrıyla birlikte olacağım, mama, – kendisine izin veren kontese yalancıktan gülümsedi, – küçük Pati’yi de yanımda götüreceğim.
Ayşet’in yaban ördeği avına gidişi üzerinden ancak bir saat geçmişti ki, küçük köpek Pati havlayarak ve acındırarak bahçeye döndü, Ferriolleri ayaklandırdı.
– Aisse’nin başın bir şey gelmiş!.. – diyerek okuduğu kitabı bırakmaya fırsatı olmadan kontes, bir türlü susmayan Pati’nin peşine düştü, üzerinden bataklık çamuru ve suyu akan bitkin Ayşet’i karşıladı: – Başına ne gibi bir felaket gelmiş ki, Aisse?! Sıcak su hazırlayın… Laroche, hemen üşütme karşıtı bir karışım hazırla!.. Bir sürü badireyi atlatmış olan küçük kızım, bizi yaslara boğmak üzereydin… – Marie-Angélique yün ceketini çıkarıp Ayşet’in sırtına örttü. – Bugünden böyle erkek işi olan avlanmayı sana yasaklıyorum, tüfeğini de parçalayacağım…
– Tamam, mama, kendine dikkat et… – kontes Ayşet’e uyarı ve öğütlerde bulunuyor, Ayşet de korku içinde kendi kendisine söyleniyordu: – Ben Tanrının yardımıyla o korkunç bataklıktan kurtuldum ya, demek ki ömrüme ömür eklenecek…

(Devamı var)

İshak Maşbaş, Tarihi roman (s. 546-557).

Yorum Yap