Site icon MEFENEF

Paris’te Bir Çerkes Kızı – 35 (s. 557 – 567)

 

VI  (s. 557 – 567)
Adıge atasözü, “Hastalık balta deliğinden gelir, iğne deliğinden gider” (Vızır veşıneće kak’o, mestaneće mek’ojı) der, bu durum Ayşet’in başına gelmişti. Geçen iki üç yıl, en çok da bu son yıl, ara sıra ninesi Çabe’nin sesini duyar gibi olmaya başlamış, korkmuş ve o sese kulak kabartmıştı. Oysa odasında mumunun yanma çıkırtısı ile kendi soluma sesi dışında çıt yoktu. Pencere tarafını dinleyecek olursan, her gün etkisi azalan güneşle birlikte gelen soğuk yağmur serpintilerinin seslerini duyuyordun. Korkmuş biri için güneşsiz gün ile ay ışığı olmayan gece farksızdır.
“Batağın soğuk suyuna saplanma yüzünden hastalanmazsak, Pati, geceyi bir yol bulur geçiririz, – dedi Ayşet yastığı üzerine kıvrılmış yatan beyaz tüylü ve kıvırcık mini köpeğine, – yarın da Paris’e döneriz. Şövalye ile Calandrini’ye Paris’e döneceğimizi, Ablon’a (1) yazmamalarını bildirmiştim. Pon de Vel ve Arjantal Paris’te, amcam Auguste de dönmüş olmalı. Tiyatroları da özledim. Sahneledikleri yeni oyunlar neler olabilir? Voltaire’i de görmek istiyorum, cenaze kaldırılırken yeterince konuşamamıştım… Selini’nin götürüldüğü İngiltere’den yeni dönmüş… – Ayşet’in gözlerinden yaş döküldü, içi bunaldı, ağrıları depreşti, bunu fark eden Pati de yerinden fırladı. – Selini’nin ana – babasından ayrı yaşaması benim suçum… Gizlice doğurmuş olmam bir yana, onu el ülkesine de yolladım. Her gittiğimde beni “teyze” diye karşılamış olsa bile, Sans’ta kalması daha iyi olurdu. Bolingborokların bana yazdıkları ile mutlu oluyor, iki üç ayda bir şövalyeyi görme özlemi içinde, küçük kızım gibi bir başıma yalnız yaşıyorum… Selini yerine yastığımı Pati’yle paylaşıyorum… De Edie’nin bu son bir yıldaki durumunu anlayamıyorum. İkimiz de hastayız, bunu ileri sürerek birbirimize uzak düşmüş olabilir miyiz?.. Annemin “Erkeğe sürekli hastayım demek uygun düşmez” demesinde bir gizli anlam ve bir gerçek payı olmalı. Şövalye, benim için kim olabilir, bir eş mi, bir sevgili mi… Durum gereği ben bir sevgili konumuna düşmüş olmalıyım. Beni bir yabancı yerine koyuyor, ama Selini onun kızı değil mi?.. Ne diye kızını düşünmüyor? Bu da benim suçum, yeminine uymamasının, çocuk sahibi olmasının Askeri – Dini Şövalye Tarikatı (Orden) tarafından yasaklanmış ve bağışlanmaz bir suç olduğunu ikimiz de biliyorduk. Yeminini bozana yaşam hakkı tanınmıyordu. Seni bu dünyadan temizlerler diyerek, onu küçücük kızından uzaklaştırdım, evlat sevgisini ona tattırmadım. Ama şaşırdığım şey, İngiltere’ye gideyim ve kızımı göreyim dememesi. Temiz bir aile içinde de olsa, kızının yabancı bir ülkede büyütülüyor olması, anlaşılan umurunda bile değil… “
– Tamam, Pati, bana öyle ters bakma, – diye küçük finosuna çıkıştı ve onu yatıştırdı, – kınadığım kişi sen değilsin, kınadığım kişiler keşke senin gibi olsalardı… – “Hayır, hayır, burnu ve kuyruğu kalmamış olan aşkımızı daha fazla uzatmanın anlamı yok, buna bir son verip küçük kızıma sahip çıkmalıyım. Çocukluğumdan beri çektiğim sıkıntıları unutuyor, söylenen her güzelsin sözüne kanarak, ne diye budalaca bir yaşam sürdürmüşüm?.. ”
Sophie’nin odaya geldiğini gören Ayşet, daldığı derin düşünce dünyasından uyandı ve sevindi:
– Yanıma gelmekle ne iyi ettin, Sophie, yarın Paris’e dönecek olmanın heyecanı içindeydim.
– Üzülme, her şey iyi olacak. Eşyalarımızı eksiksiz topladım.
– Unuttuğun bir şey olmadı mı?.. – dedi Ayşet ve gülümsedi. – Marie-Angélique’in parçalayacağını söylediği tüfek ne oldu?
– Bırak o çirkin şeyi! Bataklıkta çürüsün!
– O çok iyi bir tüfek.
– Gönlünden kopmuyor öyle mi?
– Hayır… bana mutluluk veren eşyalarımdan biri. Öyle olmasını Tanrı yazmış olmalı… Onu bana veren kim biliyor musun?
– Biliyorum!.. Silah vermenin iyi bir şey olmadığını şövalye bilmiyor muydu?! Ölmene ramak kalmıştı…
“O sözünü ettiğin şövalye yüzünden, Sophie, çoktan beri mahvolmuşum… – Ayşet, aşkı yüzünden içine düştüğü sıkıntıyı kanıtlar biçimde bir iç çekti ve kendini haklı çıkarmaya yeltenmedi. – o zavallı da benim yüzümden çok çekti…” – dedi ve devam etti, Sophie, şövalye konusunda niye bu kadar acımasızsın? – diyerek Ayşet Sophie’ye çıkıştı.
– Aisse, ben kimseye karşı acımasız olmak istemem, öyle yaparsam, Tanrı razı gelmez. Sorduğun şeyin yanıtını kendin de biliyorsun. Öyleyse ve bağışlayacaksan, daha önce sana söylemiştim, yine söyleyeyim: İkinizden çok, Tanrıdan başka kimseyi tanımayan temiz kalpli küçük Selini’yi yabancılara bıraktınız, asıl ona acıyorum.
– Öyleyse, Sophie, kararımı sana söyleyeyim: Paris’e döner dönmez bir önemi kalmayan ilişkimize bir son vermek istediğimi Şövalye de Edie’ye yazmayı düşünüyorum.
– Karar verdin mi?.. – diye Sophie, keyifsiz biçimde Ayşet’e baktı ve yeniden sordu: – Buna mı karar verdin?.. – Ardından alaycı bir bakışla gülümsedi ve daha kararlı bir sesle karşılık verdi. – Öyle diyorsun ama sevdiğin kişiye bunu söyleyemiyorsun. – Sanki kendine söylenmiş gibi Ayşet’in kucağındaki küçük fino havlayınca ona da kızdı. – Git hadi, gözlerini bana dikme, bu yastıkta sen değildin uzanması gereken!..
– Sophie!.. – duyduğu bu sözleri ilginç bulan Ayşet sesini yükselttiğinde, küçük fino da sesini yükseltmişti, ona da seslendi: – Sus, Pati. Sophie kötü bir şey söylemedi… Evet, Sophie, evet, dediğim şeyi yapıp yapmayacağımı görürsün. Pati’yi azarlar gibi yapıp bana söylemek istediğin şey konusunda ninemin bir sözünü bana anımsattın. “Gelinime söylüyor, kumamın dikkatini çekiyorum”.
– O konuda ne diyeceğimi bilemiyorum…
– Niçin bilemiyorsun? Bana söylemek istediğini söylemişsin. Benim gibiler için söylenmiş eski bir sözü, istersen sana söyleyeyim: “Çocuk olmayan evde mutluluk olmaz” (Sabıy zerımıs vınem nasıp yiĺep)… Bu sözlerden pay kapmamışsam seni ne diye kınayayım, ne diye güceneyim ki… Amanın Sophie, hiç üşümüyor musun sen?..
– Üşümüyorum, niye sordun ki?
– Üşümem (sıtma) depreşmiş olabilir mi? El ayaklarım bir tuhaf oldu, göğsüm de ara sıra ağrıyor.
– Gereksiz şeyleri konuştuk, ondan olmalı… Şimdi şömineyi yakar, odanı ısıtırım, sıcak yün çoraplarını getirir, ilaç da içiririm.
Sophie Ayşet’in odasını ısıttı, ilaçlarını içirdi ve sıcak tutacak giysiler giydirdi, ancak boğucu öksürük nöbeti onu gece yarısında uyandırdı. Sadece Sophie değil, Marie-Angélique ve Laroche da, soluma güçlüğü çeken Ayşet’e gereken yardımları yapmış, sabahın ilk saatlerine, Ayşet uykuya dalana dek yanından ayrılmamışlardı. Odadan ayrıldıklarında Marie-Angélique Laroche’a sordu:
– Aisse’nin durumunu nasıl görüyorsun?
– Ağzından kanlı tükürük gelmediği sürece öksürmesi fazla sorun yaratmaz…
– Vay bu başıma gelen… – Marie-Angélique ağlamaklı bir biçimde odasına döndü, Ayşet’in odası tarafını dinler ve durumun nereye varacağını düşünürken uykuya daldı.
Ayşet iki üç saat sessizce uyudu, uyandığında öksürük ve soluma sorunu yaşamamış biri gibi olmuş ve neşeli bir biçimde Sophie’ye sordu:
– Hala oturuyor musun Sophie? Uyumadın mı?
– Biraz kestirdim. Sen ne durumdasın, Aisse?
– Hastalandığımda ne düzeyde hastalanmış olduğumu bilmiyorum, Sophie… Yeni mi tanıdın beni?.. Pati nerede, göremiyorum…
– Seni rahatsız etmesin diyerek kontes onu odasına götürdü.
Ayşet’in sesini duyan Pati kapı ardından havlamaya başladı, Marie-Angélique içeri girer girmez onun elinden kurtulup divana atladı. Onun bu davranışları ile ilgilenmeyen kontes, uykusunu alamadığı için gözleri mahmur Ayşet’e sordu:
– Nasılsın, Aisse? Bu gece bizi korkutmuştun.
– Bilmiyorum, mama, bu başıma geleni, beni bağışlayın. Laroche ne diyor?
– Ne diyecek, iyi olacaksın diyor.
– Doktor öyle diyorsa ben de öyle diyorum, bugün Paris’e dönüyoruz.
– Paris’te yolumuzu gözleyen birileri yok. Bir gün daha burada kalsak, bir şey kaybetmeyiz.
– Mama, hasta olduğumu görüyorsun. Yalvarıyorum, Paris’e gitmem gerekiyor.
– Peki, olur, istediğin gibi olsun, nedir benden sakladığın şey, sabah çayından sonra döneriz… Göreceksin Paris’in en ünlü hekimlerini yanına seferber ettiğimi…
Paris’e döner dönmez Marie-Angélique’in hekimler çağıracağını söylemesi Ayşet’in hoşuna gitmişti, ama Kont Charles de Ferriol’ün hastalığı sırasında gelen Orleans dükünün gönderdiği hekimin kendisine asılmış olduğunu anımsadığında, “onlar da dükün hekimleri gibi olacaklarsa, gelmesinler daha iyi” diyerek gülümsedi. Kontesin isteyerek ya da istemeyerek söyledikleri yüzünden kuşku duyduğu Şövalye Blaise-Marie de Edie’yi bu kez iyi yönüyle aklına getirdi: “Şövalye de Edie de mertlik kalmamış diyorum, ama benim için Orleans düküne nasıl da meydan okumuştu?! Bütün bir Fransa bunu konuşmuştu!.. – Bir süre sonra Ayşet övdüğü kişiye yeniden kızdı: Ya şimdi?!. Anne ve babasından çekindiğinden aşkına sahip çıkamıyor… Neydi onun bana dediği? Benimle nikahsız bir yaşam sürdürmek istiyor. Yakınlarından memnun değil, malının yarısını gizlice benim üzerime yazdıracak. İkimizden hangimiz sağ kalırsak, malın tamamı ona kalsın, dedi. En çok üzüldüğüm şey küçük kızından söz etmemekte olması! O konuda ne diyeceksin? Ben ona ne yazacağımı bilirim!..”
İçindekini uluorta ortaya serersen, iş, gerçekleşmez ya da uzar derler, doğru olmalı. Ayşet’in Şövalye de Edie’ye yazmayı düşündüğü mektup bir ay kadar gecikmişti: Vaz geçtiği için değil, Ablon’da geçirdiği üşüme, yeniden nüksetmişti, diğer sızıları da depreşince yatağa düşmüştü. Ardından gelen ve bir hafta süren ishal de onu bitkin düşürmüştü.
Ayşet’e geçmiş olsuna gelenler çoktu, iyileşecek ve ayağa kalkacaksın diyor ve ona moral veriyorlardı. Pon de Vel ile Arjantal de işten döner dönmez Ayşet’in yanından ayrılmıyorlardı. Sophie ise gözünü ondan ayırmıyor, Kontes Marie-Angélique de günde üç dört kez yanına geliyor, başını okşuyor, moral veriyor, Paris’te dolaşan haberleri eksiksiz ona aktarıyor ve yemek istediği bir şey olup olmadığını sormadan yanından ayrılmıyordu. Kont Augustin-Antoine da Ayşet’in odasına geldiğinde, yataktaki kadını utandırmamak için fazla kalmıyordu, gözyaşını tutamaz olduğunda da, “telaşlanmaya gerek yok, Tanrı bize yardım eder, sevgisini bizden esirgemez” diyerek ayrılıyordu. De Paraber ile du Deffant Ayşet’in yanına geldiklerinde sevdiği yiyecekleri getiriyor, parasını ödeyerek hekimlerin yazdığı pahalı ilaçları getiriyorlardı, iyileşeceğine inandırmak, sevindirmek için kendisine hediye yağdırıyorlardı.
Günün birinde, kendini daha iyi hisseder etmez, öğle dinlenme vaktine denk getirerek, unutmadığı mektubunu yatakta yazmaya başladı. Daha birkaç sözcük yazmıştı ki, gözyaşları içinde Ayşet’i gören Sophie uyarıda bulundu:
– Aisse, bu son yıllarda şövalyeye kızgın olduğumu biliyorsun, yine de ben, o yazacağını söylediğin mektubu yazmanı istemem. Bir araya gelir ve yüz yüze görüşürseniz, ne yapacağınıza daha yerinde karar verirsiniz.
– Onu da düşündüm, ama bitkin durumumu ona göstermek istemiyorum… Sophie, ne diye gülümsüyorsun? – diye sordu.
– Şovalyeyi sevdiğini bildiğim için, Aisse, onun için gülümsüyorum.
– Evet, şövalyeyi seviyorum. Bunu kimseden gizliyor değilim, – Ayşet gözyaşlarını silip iç çekti. Ama bana soracak olsan bile, onu niçin sevdiğimi bilmiyorum. Ne düşündüğünü biliyorum, sır değil, Selini’nin babası olduğu için onu seviyor da değilim… O benim ilk ve son aşkım. Onun bana olan sevgisi benimkinden az değil… – Ayşet’in yeniden gözlerinden yaş döküldü ve zayıflamış beyaz yüzüne aktı, biraz oturduktan sonra kalemini eline aldı: – Yeter artık kız çocuğumuzu başkalarının eline bıraktığımız, buna bir son vermemiz gerekiyor. Bunu ona sadece duyuracağım, Sophie, yoksa onun kalbini kıracak değilim.
Ayşet’in hastalığı günler ilerledikçe kötüleşmese bile iyiye gitmiyordu. Ferriol ailesi ve tüm dostları umudunu yitirmemesi için, ellerinden gelen destek ve yardımı yapıyorlardı, ama yakalandığı verem (jığevız) hastalığını yenmenin kolay bir şey olmadığını da biliyorlardı. Ayşet’in kendisi ise kötümserliğe düşmüyor, zaman zaman ziyaretçileri ile şakalaşarak günlerini geçiriyordu. Julie Calandrini’ye yazı yazmayı da ihmal etmiyordu. İşte şimdi de Calandrini’nin gönderdiği mektuba yanıt veriyordu: “Sana birkaç sözcük yazabiliyorum, ışığım, niçin dersen, yazacak gücüm kalmadı. Şimdi artık hep yatıyorum, ağzımdan kanlı tükürük ve salyalar akıyor, rahatlatıcı, dindirici bir ilaç aldıktan sonra uyuyabiliyorum, her gün daha güçsüz düşüyor ve daha zayıflıyorum. Şövalyenin yaşadığı üzücü durum sözle anlatılamaz, çok acınacak bir durum. – Herkes bana moral vermek için elinden geleni yapıyor. Evdekiler bana hediyeler yağdırıyor, beni memnun etmeye çalışıyor. Her şey bir yana, şövalye birine ot bile aldı, kadının birine çocuğuna meslek eğitimi kazandırması için para verdi, başka bir kadına da kuzu derisi pelerin için para verdi. Her önüne gelene hediye, para veriyor, çıldırmış gibi. Niye öyle yaptığını sorduğumda, “sana daha iyi baksınlar diye veriyorum” dedi.
Büyük bir tedirginlik içindeyim, bu başıma gelen hastalık beni bitiriyor. İşim Tanrıya kalmış, Tanrı bana güç veriyor! O esirgeyicidir, her şeyi görür, içimde dolanan her şeyi bilir. Kısacası bu kez kesin söz veriyorum: İşlediğim günahlar nedeniyle Tanrının huzuruna çıkmaya hazırım. O gibi konularda de Edie bir gün benimle içtenlikli konuşmuştu. Benim iyi olmamı istediğini, benim için güzel bir gelecek düşündüğünü, küçük kıza düzgün bir yaşam sunmamız gerektiğini ve onun geleceğini düşündüğünü söylemişti.
Utanma duygularım eskisine göre azaldığı için uzun bir zamandan beri huzur içinde değilim. Şövalyeye olan aşkımın bugünkü ölçüde içimde tutuştuğunu görmemiştim, onun da benim gibi olduğunu söyleyebilirim. Onun yapmacık değil, içten gelerek benim için kaygılandığını ve üzüldüğünü söyleyen kişilerin gözlerinden yaşlar dökülüyor.
Üzüntülerime ve aşkıma yenik düşmemenin ve yanlışlarımı düzeltmenin uğraşıları içindeyim. Kısa bir süre sonra ölecek olmam beni fazla korkutmuyor. Tanrının beni esirgeyeceğini bildiğim için kendimi rahat hissediyorum. Bu nedenle, bana bırakılmış olan süreyi, en iyi biçimde tamamlamaya çalışacağım. Sonunda ölüm gelecek, biraz erken ya da geç, ne fark eder? Yaşamımız neye benzemiş? Herkesten çok benim yaşamım mutluluk içinde geçmeliydi. Ama akıllarına geldikçe beni kukla, korkuluk gibi kullandılar, kendileri nasıl istiyorlarsa, benimle öyle oynadılar. Aşk ve utanç duyguları içinde, dostlarımdan uzakta ve sıkıntı içinde bir yaşam sürdürdüm. Hastalıkla dolu bir yaşam zavallılıktır.
Dış görünüşümün değişip değişmediğini soruyorsun. Beni görsen tanıyamazsın: Gözlerimin feri, parlaklığı söndü, yanaklarım çöktü, rengim soldu. Sorun bedenimde dersem, bir deri ve bir kemik kaldım. Güçten düşmüş bedenim – gereksiz bir yük sadece. Ruhum ile kalbim dersen, önümüzdeki haftalar içinde bu ikisinin tertemiz olmasını umuyorum. Yaptığım tüm yanlış ve günahlarımla birlikte Tanrının huzuruna çıkacağım.
Dün başımıza ilginç bir şey geldi. Son vasiyetim olarak de Edie’ye yazdığım mektubuma verdiği yanıtın bir kopyasını sana gönderiyorum. Kendi el yazısı mektubunu, verdiği sırada okuyamamıştım. O konuda konuştuk, o noktaya dayanmışsan, sen de nasıl ağlayabilirsin ki. Sevdiğim kişi ile birlikte tanıdığım kadınlardan de Paraber ve du Deffant’ın bana yardımcı olduklarını bilmen seni çok şaşırtabilir. Pazar günü de Paraber yanıma gelip Kontes Marie-Angélique’i dışarıya alacak, günah çıkarmam ve günahlarımı temizlemem için Peder Bouroso’yu odama getirecek. Ona güveniyorum, insanın ruhunu okuyan, akıllı, doğru, dürüst ve dini bütün biri.
Şaşırıyor olmalısın de Paraber ve du Deffant gibi gerçek dostlarımın olmasına. Hastalandığımdan beri yanımdan hiç ayrılmadılar, en çok benimle ilgilenen de Markiz de Paraber, beni hiç yalnız bırakmıyor ve benimle yakından ilgileniyor. Gözünü benden ayırmıyor, durumuma üzülüyor ve bana hediye üzerine hediye alıyor. Kendisini, kölelerini (vıneut), mal ve mülkünü, benim mülkümmüş gibi kullanıyor, benden esirgemiyor. Gün boyu yanımda kalmak üzere geliyor, benim için arkadaşları ile buluşmadığı günleri bile oluyor. Hayırlısıyla ışığım. Yazışmalarımız benim için mutluluk kaynağı, ama yakında son bulacak, başka ne yapılabilir ki!..”
Bu yazı da Şövalye Blaise-Marie de Edie’nin Charlotte-Elizabéth Aisse’ye yazdığı mektubun bir kopyası olarak, Ayşet’in Cenevre’ye, Calandrini’ye gönderdiği yazı: “Mektubun, sevgili Aisse’m, beni üzme ötesinde kalbimi daha da yaraladı. Yazdığın yazıda yapmacık şeyler yok, hepsi içtenlikli. Karşı koyamayacağım güzel duyguların ve güzel özlemlerin dışında mektubun bir koku yaymıyor. Beni hep seveceğine söz veriyorsan, bu durumda yakarmaya hakkım olmaz. Senin bakış – düşünce tarzın benimkinden farklı, anlıyorum. Ama Tanrıya şükür, benim arzularım zorlama arzulardan uzak ve farklı, herkesin kendince bir utanma duygusu var, ona göre davranmasını daha doğru ve daha yerinde buluyorum. Huzursuz olma, Tanrı sana yardımcı olur, canımın içi Aisse’m benim, senin kalbinde bir yerim olsun, bu kadarı bana yeter.
Kalbini bana açmış olman, tüm hareket ve davranışlarımı sana söylememe izin veriyor. Her şeyden önce insanca yanın, temiz kalbin beni sana bağlıyor, senin kalbinden benim payıma düşecek olan nedir? Bunu sayısız kez anlattım, sözlerimin doğru olduğunu sana kanıtladım. Sözlerime inanmandan önce sözlerimi doğrulayan davranışlarda bulunmamı istemen bana karşı bir haksızlık olmaz mı? Beni yeterince tanımadın mı? Bana güvenmiyor musun?
İnan, benim değerli Aisse’m, sana karşı en güzel aşkı ve en temiz duyguları taşıyorum. Günün birinde senden başka birine sevgi duyma olasılığından kesinlikle uzağım. Seni görme olanağım doğuncaya dek, dünyada seni en çok düşünen kişi olarak kalacağım, seni görme umudunu taşıdığım sürece de en mutlu kişi ben olacağım.
Bu yazıyı sana elden vereceğim. Sana yazmayı daha iyi bir yol olarak görüyorum, çünkü bu konuda seninle yüz yüze görüşebileceğim umudunu taşımıyorum. Yaranın kapanması için vakit henüz erken, benim isteğim, senin beni görebileceğin bir duruma gelmendir. O durumda senin karşına çıkmayı umuyorum. Ama senin karşında gözyaşlarımın aktığını görmenden ve bunu engelleyemeyeceğimden korktuğumu sana söylemek isterim. Sevgi adına bende yarattığın umut, sevgili Aisse’m, sadece temiz kalbini tanıyor olmam değil, benim de temiz olan kalbimin sende yankı bulacağına inanmış olmamdır.

Dipnot:

Ablon – Paris’e yakın 1200 nüfuslu yazlık küçük bir kasaba, köy.

(Devamı gelecek)

İshak Maşbaş (Tarihi roman, s. 557 – 567)

Exit mobile version