Adıge ya da Kuzey Kafkasya sorunları konusunda gerçekçi ve bilimsel değerlendirmelerden çok politik içerikli yazılar yazılıyor. Bu da sorunu ya da sorunları kavramamızı engelliyor. Kavramlardan bazıları şunlardır:
A – Kuzey Kafkasya: Kuzey Kafkasya coğrafi bir bölge olup, idari ve ekonomik anlamda burada 7 cumhuriyet, 2 kray (il) ve 21 resmi dil bulunuyor.
Bölgede sanki tarihsel bir beraberlik ya da öyle bir yönelim varmış izlenimleri yaratılmak isteniyor.
Peki, bu bölgede yakın tarih boyunca bölgesel/bağımsız ve ortak bir devlet kurulmuş mudur? Kurulmamıştır.
Ancak devlet kurma girişimleri olmuş ve başarılı olunamamıştır.
Yöresel anlamda Şeyh Şamil önderliğinde, bölgenin bir bölümünde (Avar ve Çeçen yörelerinin birer kesiminde) ve Kuzeybatı Kafkasya’da Abzah yöresinde bir şer’i (dini) devlet kurulmuş (1848); bu devlet 1840’lı yıllardan 1859 yılına değin yaşamıştır.
Bir de Karadeniz kıyısı bağımsız Çerkes kabile toplulukları 1863/64 yılına değin varlıklarını sürdürmüşlerdir. Rusya bu toplulukları 1864 yılında toplu halde Osmanlı topraklarına deport etmiştir.
Ancak bu oluşumlar dış devletlerce tanınmamışlardır. Devlet kurmanın önemi ve anlamı yerli halklar tarafından yeterince kavranmamış olmalıydı.
B – 11 Mayıs 1918’de kurulduğu söylenen “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti” girişimini nasıl değerlendirmeli?
Tarihsel geçmişi anımsayalım: Şubat 1917’de Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı ve Geçici bir yönetim/hükümet kuruldu. Bu hükümete bağlı sivil il yönetimleri de oluşturuldu.
Terek ve Dağıstan illerinde (oblast) Müslüman Dağlı yönetimleri oluştu. Kuban ilinde ise Rus-Kazak sivil yönetimi kuruldu, Kuban’daki Adıge ve Abazinler Kazak yönetiminin azınlıkları olarak kaldılar.
Ekim 1917 Bolşevik devrimi üzerine, taşradaki il yönetimlerinin, yerel hükümetlerin çoğu, Lenin başkanlığındaki Merkezi Bolşevik (sosyalist) iktidarını tanımadı ve ayaklandı.
Merkezi Bolşevik hükümeti Mart 1918’de Kuzey Kafkasya tamamında ayaklanmaları bastırdı. Bastırılan Anti-Bolşevik yerel Dağlı hükümeti, Kuban ve Don Hükümeti yöneticileri güneye, Gürcistan’a kaçtılar.
Eski Müslüman Anti-Bolşevik yerel Dağlı hükümeti elemanları 11 Mayıs 1918’de Batum’da Osmanlıların teşvikiyle, kâğıt üzerinde, Osmanlı güdümünde olacak bir bağımsızlık ilanında bulundular ve Türklerden yana taraf oldular.
Daha önceleri bu Dağlı yöneticiler Türklere düşman ve Türklerle savaşmakta olan Geçici Rusya hükümeti ile işbirliği içindeydiler.
Cumhuriyet ilanının bir tabanı yoktu.
Osmanlı birlikleri, Kafkasya’daki boşluktan yararlanarak Gürcistan üzerinden Azerbaycan ve Dağıstan’a girdiler.
Aynı sıralarda, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması sonucu ‘koruyucu’ Osmanlı birlikleri Dağıstan ve Azerbaycan’ı boşalttılar.
Aynı sıralarda İngiliz, Fransız, ABD ve Japon hükümetleri Rusya’da Anti-Bolşevik büyük bir ayaklanma tezgahladılar. İsyancıları örgütlediler, asker, para ve silah yardımları yaptılar. Anti-Bolşevik bir Beyaz Ordu kurdular.
Böylece Rusya İç Savaşı başlamış oldu (1918).
Bolşevikler de Troçki komutasında Kızıl Ordu’yu kurdular. Kızıl Ordu, gerici ve karşıdevrimci Beyaz Ordu’yu yendi ve beyazları Kuzey Kafkasya’dan çıkarmayı başardı – Mart 1920.
1920’de Batılı ülkeler beyazlara yardımı kestiler, maaş alamayan Beyaz Ordu birlikleri de dağıldılar, isteyen beyaz birlikler ve aileleri, Kırım’a gönderilen gemilerle Rusya’dan tahliye edildiler.
Batılı ülkeler, Bolşevik Rusya’sı ve Ankara’daki TBMM hükümeti yararına Karadeniz’den de çekildiler. Bu da Bolşevik ve Ankara hükümetlerinin elini güçlendirdi, onlara alan açtı ve dayanışmalarını sağladı.
Mart 1920’de, Kuzey Kafkasya’da iktidar ikinci kez Sovyetlerin eline geçmiş oldu. 11 Mayıs 1918 Kuzey Kafkas Hükümeti temsilcileri ve yerel sömürücü güçler, Türk düşmanı General Denikin ve ardılı General Vrangel yönetimi ile yeniden birleşip Beyaz Ordu birliklerine katılmışlardı; ileri gelen eski Dağlı Hükümeti yöneticileri ise ülke dışına kaçtılar.
P. Kotse, Cabagiyev ve Tsalikov gibi anti-bolşevik eski Dağlı liderlerinin adları General Vrangel’in sözde (kâğıt üzerine) Terek eyaleti hükümetinde bakan olarak yer aldı.
C – Kuzey Kafkasya halklarının sınıfsal yapıları nasıldı? İç dinamikleriyle bir devlet ya da birlik kurmaya uygun muydu?
Değildi:
Dağıstan’ın Avar bölgesinin çoğunda ve Çeçenya’da teokratik (dini) bir yönetim, Nakşibendi ve Kadiri tarikatlarının katı rejimleri vardı. Bu ikiliye Adıgey’de bulunan ve din adamları liderliğindeki baskıcı Abzah yöresi de eklenecekti (1848).
Bu yerlerde şeriat mahkemeleri hüküm sürüyordu.
Dağıstan’ın çoğunda ise, Rusya’ya sadık bölgesel prenslikler (hanlıklar) vardı.
Karadeniz kıyısındaki demokratik ve eşitlikçi Natuhay ve Şapsığ yöreleri dışında, Adıgey’de ve daha doğuda köy ağalığı (köy beyliği) ve hanlık sistemleri vardı. Buralarda baskıcı rejimler geçerliydi.
Köylü sınıfı feodal prenslere (hanlara), köy ağalarına ve ruhban sınıfına vergi veriyordu. Angarya da vardı. Ancak Çeçenler angaryayı köleleşme olarak algılıyor ve reddediyorlardı.
Feodal toplumlarda tepede prensler ve beyler (pşı), onlara bağlı vork (ikinci sınıf soylu), fekol (köylü) ve köle (pşıl) sınıfı bulunuyordu.
Şapsığlarda belirgin bir tepe (üst) sınıf bulunmuyordu.
Natuhay ve Şapsığlar kimsye vergi vermez ve angaryayı tanımaz, bağımsız köy toplulukları sitemleri biçiminde geleneksel bir yaşam sürdürüyorlardı.
Diğer kabileler, Kabartay, Balkar, Karaçay, Abazin, Nogay, Oset, İnguş, K’emguy, Besleney, Bjeduğ vb ise feodal köy beyleri (pşı) tarafından yönetiliyorlardı.
Vubıhlarda feodal öncesi bir ara sınıf yapılanması vardı, tarihsel anlamda feodalizme geçiş süreci tamamlanmamıştı, örneğin bey/ağa (pşı) sınıfı yoktu, ama köle sahibi zengin, gerici-sömürücü ve baskıcı bir sınıf egemenliği vardı.
Böyle bir tablodan ortak bir yönetim ve devlet kurulması beklenemezdi.
D – Karadeniz kıyısı Çerkesleri, çok daha önceleri, ticaret yoluyla Cenevizliler tarafından soyulmuş ve ellerindeki değerli madenler (altın, gümüş, vb) takas yoluyla yağmalanmıştı; bu nedenle Adıgeler yoksul ve ekonomik anlamda güçsüz düşmüşlerdi.
18 ve 19. yüzyıllar, burjuvazinin (sanayinin) ve aydınlanmanın geliştiği ve feodalizmin gerilediği, işçi sınıfı sömürüsünün ve işçi direnişlerinin arttığı bir dönemdi.
1789 Fransız devrimi ile “İnsanların hür ve eşit haklı kişiler olarak doğduğu ilkesi” kabul ve ilan edildi. Aristokrasi ve kölelik sistemi ve hukuki eşitsizlik mahkum edildi. Tarihsel anlamda atılmış olan bu ilk adımın bir geriye dönüşü olmayacak ya da olamayacaktı.
Güçlü bir burjuva sınıfı doğmuş ve egemen olmuştu; bu bir milattı.
Hukuki eşitlik dalgası, 70 yıllık bir gecikmeyle 1861 yılında Rusya’ya ulaşacak, ama demokratik ve sınıfsız Adıgelerin geleceği çoktan dürülmüş olacaktı.
Sınıflı Adıgelerin bir kısmı da 1860’larda ve 1880 yılı sonrasında çeşitli oyunlarla Türkiye’ye transfer edilecek, Kafkasya’dan uzaklaştırılacaktı. Uygar bir toplum – Adıgeler Rusya dışına sürülecekti. Daha geri ve feodal kesim yerinde kalacaktı. Rusya şimdi bu yok etmelerden sorumluluk üstlenmeden sıyrılmak istiyor.
Adıgeler Kırım Hanlığı’nın siperinde, feodal kesim Tatarlarla ticari ve sosyal ilişkiler içinde “rahat bir uykuya çekilmiş ve asırlar boyunca uyumuş olmanın ceremesini ödemeye başlamışlardı”.
E – Sınıfların istilacılara karşı tutumu:
Sınıfsal ayrıcalıklarını güvence altına almak için feodal sınıfların (köy beyi ve bölgesel prenslerin), feodal Rusya rejimini tercih edecekleri kuşkusuzdu ve öyle de oldu. Reform öncesi Rus yönetimi, beylerin kölelerine sahip olmalarını meşrulaştırıyordu. Rusya, yerli feodal beylere kişisel ve sınıfsal ayrıcalıklar ve güvenceler sağlıyordu.
Fransa’da 1789’da soylu sınıfının başına gelen yıkım Kafkasya soyluları tarafından bilinmiyor olamazdı. Bu nedenle Kafkas prens ve köy beyleri her türlü özgürlükçü harekete karşıydılar.
Fransa’da soylu sınıfına ve kiliseye ait arazi ve mallara el konmuş ve toprak köylü sınıfına dağıtılmıştı.
Kafkasya’daki bu karmaşık yapıdan bir ulusal devlet çıkmayacağı da kuşkusuzdu.
Rus her topluluğa nasıl yaklaşılacağının yolunu araştırıyor ve buluyordu, çok sayıda Rus bilim insanı vardı. Para esirgenmiyordu.
Osmanlı ise bilimle yeni yeni tanışıyordu. Bilgili yöneticiler azdı ve yetersizdi. Çoğu yönetici modern gelişmelerden haberdar bile değildi, Osmanlı, Adıgeleri yüzeysel olarak tanıyordu. İçe kapanık bir yaşam sürdürülüyordu.
Kırım Savaşı sırasında Osmanlıların eski bir Vubıh kölesini askeri vali (paşa) olarak, katı şecere takipçisi Vubıhlara göndermeleri bu bilgisizliğin bir sonucuydu.
Rusların ise böylesine aptalca hataları olmuyordu.
Bugünkü Türk yazarları gibi, 19. yüzyıl Osmanlı aydın ve yöneticileri de Adıgeleri tanımıyor ve önemsemiyorlardı da.
F – Osmanlı’da ve Adıgelerde kölelik:
Osmanlı’da klasik köleci düzen değil, esirlik rejimi vardı. Bu da İslamiyetten geliyor olmalıydı. Esir, genellikle 5 yıllık bir hizmetten sonra serbest bırakılabiliyordu. Kölelik “cariye” (kadın köle) adı altında ve geçici olarak Saray’da ve haremlerde görülüyordu. Haremlerde hadım edilmiş (yumurtaları alınmış) erkek köleler de çalıştırılırdı. Ancak bu tür her bir köleye maaş ödenirdi.
Osmanlılar görevlendirme ve evlenme bakımından köken (asalet) aramazdı. Evlenme konusunda Adıgeler titiz davranır ve asalet (soy sop) aranırdı.
Osmanlı’da aristokrasi (soylu sınıfı yönetimi) yoktu, devşirilmiş ya da pazardan satın alınmış bir köle, Padişah damadı bile olabilirdi, Kanuni’nin devşirme damadı Rüstem Paşa gibi.
Adıgeler ve etkilerindeki topluluklarda köleler ayrık bir yaratık ve kirli insanlar olarak kabul edilir, kendilerinden uzak durulur ve kurtuluş akçeleri ödenmedikçe, köleler nesiller boyu özgürleşemez ve kölelikten kurtulamazlardı.
Kölelik ve asalet kandan (Tanrıdan) gelen bir yazgı olarak kabul edilirdi.
O damga bir Kur’an ayeti imiş gibi kesin ve değişmeyen bir kural olarak insanların alınlarına yapışmış olarak kalırdı.
Bu denli katı kurallar geçerliydi, şecere aranırdı. Kölelikten kurtuluş yolları kurtuluş akçesi ödemek ya da Şapsığ ve Natuhay yörelerine, kısmen de olsa Abzah yöresine kaçmaktı.
Ancak Abzahların bir kesimi, Vubıhlarla işbirliği içinde insan avcılığı ve insan ticareti yapıyorlardı. Abzah’ta esir pazarı yerleri vardı.
Bu iş, esir ticareti, dini hukuk (şeriat) gereği, bir hak olarak kabul edilir ve dine aykırı bulunmazdı.
Şeriata göre bir Müslüman köle yapılamazdı. Ancak kurallar egemen sınıflar yararına esnetilebiliyordu.
Kaçan kölenin sahibi kölenin izini bulsa bile, örneğin Şapsığ’da bedeli para toplanıp ödenir ve köle, genellikle özgürlüğüne kavuşturulurdu.
Sahibini yaralayan ya da öldüren köle ise, beyin ya da köy ağlarının adamları tarafından aranır, yakalanır ve çoğunlukla da sahibi tarafından çok ağır bir biçimde cezalandırılırdı.
Bir anlatı – Düzce’de annesini kırbaçla döven beyini öldüren bir köle delikanlı, Adapazarı’ndan gelen Abaza soylu kişilerin de katıldığı bir sürek avı sonunda, bir açıklıkta kıstırılmış ve öldürülmüştü. Halk arasında anlatılırdı.