21 Mayıs 1864’ten 21 Mayıs 2021’e

-IV-

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve sonuçları

 

1876’da tahta geçen II. Abdülhamit Ruslarla arayı bozmak istemiyordu. Ama savaş yanlılarının ısrar ve kışkırtmaları sonucu savaş ilan etti. Konstantiniyye’de (istanbul) istiareye (hayırlı rüyaya) yatan şıhlar ve din adamları İslam Ordusunun St.Petersburg ve Moskova’nın ana caddelerinde zafer yürüyüşleri yaptığını görüyor, geleceğe ilişkin öngörü “haberleri” gazetelerde çarşaf çarşaf yer alıyordu. Ancak rüyalar tersine çıktı, Moskova’ya derken, Rus orduları doğuda Kars ve Erzurum’u aldı, batıda da başkent Konstantiniyye’ye dayandı, Yeşilköye geldi ve ateşkes üzerine orada durdu. İstiareye yatan düzenbazlar (efendiler)  ise arazi oldular.
Osmanlı’nın Rumeli topraklarındaki Müslüman nüfus, özellikle Adıgeler Rus ve Bulgar zulmünün hedefi oldular. Yüz binlerce Müslüman ve Çerkes, can güvenliği nedeniyle güneye ve İstanbul’a yığıldı. Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzalandı. Osmanlı, Edirne dışında, Rumeli’yi fiilen terk ediyor, Ege Denizi’ne dayanan bir Büyük Bulgaristan Krallığı kuruluyordu. Durum diğer Balkan halklarını (Romen, Sırp, Yunan, vd) ve Batılı devletleri (İngiltere’yi, vd) rahatsız etti. Hasta adama (Osmanlı’ya) “destek” çıkıldı, 1878 Berlin Antlaşması imzalanarak Ayastefanos Antlaşması hükümleri yumuşatıldı, Rusya’nın Bulgaristan üzerinden Ege Denizi’ne (Akdeniz’e) sarkması önlenmiş oldu.
Olan yine Çerkeslere oldu: Berlin’de Çerkeslerin Avrupa topraklarından çıkartılması ama Hıristiyan ve Ermeni nüfusun olmadığı yörelere nakledilmeleri kararı alındı.
Osmanlı perişan durumdaydı. İstanbul’da 50 bin Çerkes birikmişti. Bunun birkaç katı Ege ve Marmara kıyılarına yığılmıştı. Sonuç olarak Çerkesler devletçe uygun yerlere taşınmaya ve yerleştirilmeye başlandı. Nüfusun bir bölümü şehir ve kasabalardaki boş evlere yerleştirildi, bir kısmı için de Anadolu, Suriye, Filistin (Ürdün), vd yerlerde köyler kuruldu. Balıkesir gibi yerlerde de yer “bulunamadı”, birkaç hane biçiminde Çerkesler boğaz tokluğuna ırgatlık yapmak üzere Türk (Manav) köylerine dağıtıldılar. Bu gibi muhacirler yıllarca ırgatlık yaptılar ve komşularından etkilendiler, ezildiler. Sonunda genç yefendilerin girişimleri sonucu  yer buldular (1). Kentlere ve kasabalara yerleştirilenler ise bir kuşak sonra asimile oldular. “Babam, dedem Çerkes’ti, anam Türk, Manav, ben de Manavım” diyen örneklerle sık sık karşılaşılabiliyor.
Şurasını da unutmamak gerekir: 1864’te Türkiye’ye gelen Çerkesler de askere alındı, özel Çerkes birlikleri oluşturuldu. Ancak, Çerkesler konusunda bilisiz olan Türk makamları, diyelim Şapsığ ve Vıbıhların başına, Çerkes’tir denerek Oset (Kunduh Musa Paşa gibi) , ilgisiz, kabile dışı ve o kabile dilini bilmeyen komutanlar atadılar, bu da dil ve kabile anlaşmazlıklarına neden olmuştu.
Kültürel kalkınma girişimleri
Balkanlardan güney yörelere nakledilen muhacir nüfusa, daha yukarıda değindiğimiz gibi, 1880 ve 1890’larda Kuban’dan toplu halde göç eden Çerkesler de eklendi ve değişik yörelere dağılmış Adıge toplulukları oluştu: Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Yalova, Kocaeli, Sakarya, Aydın, Manisa, İzmir, Düzce, Bolu, Eskişehir, Bilecik, Afyon, Konya, Denizli, Ankara, Yozgat, Amasya, Tokat, Çorum, Sinop, Samsun, Ordu, Gümüşhane, Sivas, Kayseri, Maraş, Bigöl, Adana, vb. Sadece iki yörede ulusal duyarlılık (anadilinde eğitim isteği) oluştu – Türkiye’de Düzce ve Suriye’de de Golan.
Türkiye’deki Çerkes Yerleşim Yerleri
Düzce’de ilk girişim Şapsığ yefendilerden geldi, 1906 yılında yayımlanan Adıgabze Mevlıd (Çerkesçe Mevlit), köylerde okunmaya başlandı, iki köyde de Adıgece okuma-yazmayı öğretecek olan öğretmenleri yetiştirmek üzere yatılı iki öğretmen okulu açıldı – Bataklıçiftlik ve Kazıkoğlu köylerinde.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla örgütlenme hakkı ve parlamenter demokrasi doğdu. Çerkes Teavün Cemiyeti kuruldu. 1913 Babıali baskını, darbesi ile İttihatçı-Askeri (Türkçü-İslamcı) bir baskı dönemi geldi, faşist bir iktidar oluştu. Ertesi yıl Birinci Dünya Savaşı başladı. Türkçüler (faşist İttihat-Terakki) devleti Alman yanlısı olarak savaşa soktu. Savaş içinde Osmanlı’nın (İttihat-Terakki) yayılma amacı doğultusunda, yedek örgüt/ araç olacak, bazı siyasi dernekler kuruldu. Daha önce başkentte, 1911’de “Ğuaze” adlı Türkçe-Adıgece aylık bir gazete yayımlanmaya başlandı, 1919’da, Mütareke döneminde İstanbul Beşiktaş’ta  Çerkes Nümune Mektebi açıldı. Daha önce Çerkes Teavün Cemiyeti tarafından Kafkasya’ya öğretmenler de gönderilmişti. Adıgeler Türkiye’den giden eğitimli kişilere daha fazla güveniyorlardı. Geçmiş deneyimler sonucu yerel yefendi (imam) ve öğretmenlerden, Rus işbirlikçisi olabilir diye kuşku duyuyorlardı.
Çerkes Teavün Cemiyeti Kurucuları
Rusya’da devrim

 

Şubat 1917’de Rusya’da ilk ihtilal (devrim) oldu, Çarlık devrildi. Geçici bir hükümet kuruldu. Rusya’nın bütün yerel birimlerinde (illerde) sivil-demokratik rejime geçiş amaçlı geçici yerel yönetimler kuruldu. Kuban oblastında bir Kazak, Terek ve Dağıstan oblastlarında da Dağlı yönetimi (önce Terek-Dağıstan, ardından Dağlı yerel hükümeti) kuruldu. Geçici Rusya hükümeti Almanya ve müttefiklerine karşı savaşı sürdürdü. Açlık, kıtlık ve hastalık içinde kırılan Rus halkı savaşın bir an önce sona ermesini istiyordu. 1917 Ekim devrimi ile iktidar, savaş karşıtı Bolşeviklerin eline geçti. Yerel Kuban (Kazak) ve Don (Kazak) hükümetleri ile Dağlı hükümeti Bolşevik iktidarına karşı birleştiler ve Sovyet iktidarına savaş açtılar, antikomünist bir cephe kurdular, ama yenildiler.
Bolşevikler 1918’de Don ve Kuban oblastları ile Dağlı hükümeti yönetimindeki Terek ve Dağıstan oblastlarını ele geçirdiler. Yerel hükümetler temsilcileri, Menşevik (anti-bolşevik) iktidarı olan Gürcistan başkenti Tiflis’e kaçtılar. Bu arada, Rusya’da, dış güçler tarafından desteklenen antikomünist (beyaz orducu) büyük bir ayaklanma ve iç savaş  patlak verdi. Emperyalist devletler beyazlara para ve silah dışında asker de göndererek yardım ettiler. Yukarıda adları sayılan Kuzey Kafkasya yöreleri, Mart 1919’da kuzeyde bolşeviklere karşı  yenilerek güneye doğru çekilen ve yayılan General Denikin komutasındaki beyaz ordu güçlerinin eline geçti.
General Vrangel Yanlısı Bir Grup Bolşevik Karşıtı Adıge Gönüllü
Gürcistan’a sığınmış olan antikomünist Dağlı hükümeti temsilcileri, daha önce, Batum’da, 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti adı altında bağımsızlık ilan etmişlerdi. Bu ilanı Osmanlı Devleti tanıdı. Kâğıt üzerindeki bu yeni devlet Terek ve Dağıstan oblastları ile sonradan bunlara katılan Abhazya’yı “içeriyordu”. Bugünkü Adıge Cumhuriyeti toprakları ve oradaki Adıgeler ise, Kuban oblastı yerinde kurulan Kuban Halk Cumhuriyeti (Kazak) içinde ve yönetiminde kalmıştı. Osmanlılar 1918’de önce Azerbaycan’a girdiler, ardından Dağıstan’a sarktılar. Ancak 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) ve yenilgi sonucu Türkler Kafkasya’yı boşalttılar. Kuzey Kafkasya yöreleri General Denikin‘in, ardından General Vrangel’in yönetimi altına girdi. Ardından Moskova’dan gelen Bolşevikler (Kızılordu) Mart 1920’de beyaz ordu güçlerini kesin olarak yendiler ve beyazları ülke dışına kaçmak zorunda bıraktılar.
Pşımaho Kotse: Anti Bolşevik Dağlı (Kabardey) Lider
Özerk cumhuriyetler dönemi

 

Mart 1920’de, güneyde, Kuzey Kafkasya’da  Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı özerk cumhuriyetler kuruldu: Kuban-Karadeniz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve “Kuzey Kafkasya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti”. Daha sonra Sovyet iktidarı Kuzey Kafkasya yerli halklarına etnik (ulus) temelli özerk devletler kurdurma kararı aldı. Karar gereği, Kuban -Karadeniz ve Kuzey Kafkasya Sovyet cumhuriyetlerinin kaldırılmaları ve yerlerine etnik (ulus) cumhuriyetler kurma kararı verildi. İki etnik özerk devlet doğdu: Dağıstan Özerk Cumhuriyeti ve Terek oblastı yerinde de Dağlı Özerk Cumhuriyeti (20 Ocak 1921). 1 Eylül 1921’de Kabardey okrugu (ilçe), Dağlı Cumhuriyeti’nden ayrıldı ve direkt Moskova’ya bağlı bir özerk oblast (il) oldu, statü yükseldi, kopuş süreci devam etti: Ocak 1922’de Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar, Kuban-Karadeniz oblastında da Temmuz 1922’de Adıge Özerk Oblastı (il) ve Eylül 1924’te de Tuapse merkezli Şapsığ Ulusal Rayonu (ilçe) kuruldu.
Özerk devletin anlamı

 

Basitleştirirsek, özerklik özel bir yönetim biçimi olup şu gibi özellikler taşır: Özel bir etnik il kurulacak, ilin seçimle oluşmuş özerk yönetimi olacak, anadilde eğitim ve okullar, anadilde basın (gazete, dergi, kitap), radyo yayını, tiyatro, müze, müzik okulu, vb kültürel kurum ve kuruluşlar açılacak. Bütün bu kurumlar için devlet kadroları oluşturulacak, maaş ve giderler genel devlet bütçesinden karşılanacak. Bütün bu kuruluşlar devlet yapısı içine alınacak ve devlet kuruluşu statüleri taşıyacaklar.
Yüzlerce, duruma göre binlerce, on binlerce yerli kişiye kadro verildi ve maaşa bağlandı…
Birkaç yıl içinde yerel dillerde alfabeler hazırlandı, dil ve öğretmen yetiştirme çalışmaları başlatıldı, yerel dillerde basın ve edebiyat ürünü örnekleri ortaya çıktı. Yerli kadrolar yukarıda belirttiğimiz gibi maaşa bağlanarak devamlılık sağlandı. Yerel dillerde telif ve tercüme piyesler temsil edilmeye, yazar ve çevirmenlere para ödenmeye başlandı. Sovyetlerde 100 üzeri dil konuşuluyordu, 60 dilde eğitim verilir oldu.
O sıralarda, yerli bir devlet yapılanmasına kavuşan bugünkü Adıge Özerk İlinin (oblast) Adıge nüfusu 50 binden azdı (Bugün 100 bin üzeri). Savaş, 1864 yılı öncesinde 2 milyon üzeri olan Adıge nüfusunu bitirmiş, geride, Kuban’da topu topuna 50 bin gibi bir Adıge ve Karaçay-Çerkes’te de 15 bin kadar bir Adıge nüfus  kalmıştı (1). Adıgelerin hepsi 200 binin biraz üzerindeydi, bunun 140 bin kadarı Kabartay idi.
Ulusların kaderlerini tayin hakkı

 

Sovyetler Birliği dışında, bu tür özerk yönetim  uygulama örnekleri yoktu, sadece İsviçre’de tarihten gelme eşitlikçi ve federatif bir devlet yapısı vardı. İsviçre’de bir süre politik sürgüm olarak bulunan Lenin (1870-1924), İsviçre’den örneklenme bağımsız devlet ve özerk devletler kurma tezini  geliştirmişti (2). İsviçre’de etnik kanton (devlet) ve bucaklar (Gemeinde) ve 4 resmi dil vardı. Lenin “Ulusların geleceklerini belirleme hakkı” diye bir kitap da yazıp ulusların bağımsızlığı ve ulusal yörelerin de özerkliği (devlet kurma) tezini savunmuştu. Daha sonra, Ocak 1918’de ABD Başkanı Wilson da, savaş mağlubu ülkeler halkları ile sınırlı “Kendi geleceğini belirleme hakkı” ilkesini (Self-determinasyon ilkesi) ileri sürecekti.
Wilson’a göre, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Türk nüfus çoğunluğu bulunan yerleri kapsayacak bağımsız bir Türk devleti kurulacak, bağlı etnik yörelere farklı statülerde özerklikler verilecekti. Avusturya-Macaristan ve Almanya İmparatorluğu’ndan etnik yöreler koptu, o gibi yerlerde ulusal devletler kuruldu. Çünkü, oralarda Osmanlılarda olduğu gibi “geri topluluklar” değil, uygar uluslar (Çek, Macar, Polonya, Baltık ülkeler, vb) bulunuyordu.
Bugünkü etnik çatışmaların tohumları o günlerde, bu çarpık düzenlemeler sonucu ekilmiş oldu. Balkanlar, Kürtler gibi.
Sovyetlerde Gürcü azınlıktan olan Stalin ulusal politika konusunda Lenin’in danışmanıydı ve Milliyetler Bakanlığına (Komiserlik) getirilmişti. O sıralar Asya, Afrika ve Amerika yerli halkları ve azınlıklar özgürlüklerden yoksun idiler. Karanlık ve baskıcı bir dünyada sömürü ve sömürgecilik boyunduruğu altında yaşıyorlardı.
Lenin: 1917 Ekim devrimi önderi
Lenin’in ulus görüşünün uygulaması özetle şöyle idi: Ulusal-yerel devletler kurulacak, yerel diller öncelikli olarak kendi yerel devletlerinde kullanılacak, demokratik merkeziyetçi bir yönetim kurulacak, yönetimde öncelik yerel halklara tanınacak. Daha sonra, Lenin, federal devlet tezini de benimsedi. Sovyetler Birliği federasyon temelinde kuruldu (Aralık 1922). Bu anlayış Lenin’in vefatından (1924) sonra gevşemeye, bozulmaya başladı, Stalin sonrasında (1953) ise büyük ölçüde rafa kaldırıldı. 1985, özellikle 1988’de Dağlık Karabağ sorunun patlak vermesi üzerine, yeniden demokratikleşmeye dönülmeye, rafa kaldırılan demokratik haklar raftan indirilmeye başlandı.

 

Gorbaçov dönemi (1985-1991) ve demokratikleşme hareketi

 

Rusya’da devrimci iktidar 1919-1921 iç savaşı sonrasında egemen oldu. Ancak iç savaş devrimi yapan aydın ve bilinçli kadroların çoğunun ölümü ile sonuçlandı. Devrimci önderlerin çoğu yitirildi. Tahminen 900 bin ile 3 milyon arası insan öldü. Cehennemi bir geçiş süreci yaşandı. Bu bir yıkımdı. Ayrıca aydınların ve yetişmiş teknik elemanların çoğu ülke dışına, Batılı ülkelere kaçtı. Lenin’den sonra (1924) devrimci kadrolar birbirleri ile çekişme içine girdiler. Çekişmeden Stalin başarılı (galip) çıktı. 1928’de Kolhoz (Köy ortak tarım kooperatifi) sürecine geçildi, direnmeler sonucu çok sayıda insan kıtlık ya da çalışma kamplarına sürülme sonucu öldü. Korkunç bir sınıf mücadelesi yaşandı. Ünlü Adıge yazarı K’eraşe Tembot‘un “Mutluluk Yolu” (Nasıpım yığogu) romanı, bir aşk ekseninde kolhozun Adıgey’deki görüntülerini anlatıyor. Bütün bu şeyler Stalin Rusya’sının, dış ülkelerde antipati ile karşılanmasına, imajının kötüleştirilmesine, Sovyetlerin bir korku imparatorluğu olarak algılanmasına yol açtı. Dış ülkeler halkları ve Türkiye bir dezenformasyon (yalan haber ve kara propaganda) ve korku bombardımanı altına alındı.
Bir jandarma el kılavuzu kitabını okumuştum, resmi bir yayındı, aklımda kaldığı kadarıyla ve özetle şunlar yazılıydı: Komünistlik, Rusya’da zuhur etmiş (ortaya çıkmış) bir rejimdir. Komünistlik, din, millet, vatan ve aile mefhumlarını (kavramları) tanımaz, kadınların ortak kullanılmalarını savunur. Komünistliği benimseyen kişilere komünist denir, her görüldükleri yerde yakalanıp zabıtaya teslim ya da ihbar edilmelidir….
Stalin’in ölümünden sonra (1953), politik bir yumuşama başladı, ama yukarıda değindiğimiz gibi, Rus şovenizmi de patlama yaptı. Almanları yenen Rus, kendinde “üstün özellikler” görmeye, kendini beğenmeye ve kendini “ağabey ulus” saymaya başladı. İktidar da ırkçılığı pompalıyor, halkı yanıltıyor, çatışma tohumları ekiyordu. Faşist görüşler yaygınlaşıyordu. Başka dillerde konuşanlara kimi durumda sopa bile çekilebiliyordu. Devlet aykırı eleştiriyi kabul etmiyordu, çünkü Sovyet politikasında “yanılmazlık ilkesi” vardı. Bu da dogmatizm ve sosyalist ilkelerden sapma idi.
Lenin aslında insancıldı, iktidara gelir gelmez, İsviçre’deki gibi idam cezasını kaldırdı, ilk 6 ay ölüm cezası uygulanmadı, ama iç savaş koşulları sonucu ölüm cezası yeniden geri geldi.
1950 yılı sonlarında ve 1960’larda Sovyetler dünyayı kontrol altında tutan süper güç ABD ile nükleer silâhlanma ve uzay yarışına kalkıştılar ve diğer ekonomi dallarını, rekabeti ve ekonomik gelişmeyi ihmal ettiler. İhracat olmayınca ithalat yapılamaz oldu. Sovyet ekonomisi dara girdi. Sovyetlerin dış ticaret geliri petrol ihracatına dayanıyordu. ABD, Suudilerle birlikte petrol fiyatını düşürerek Sovyet ekonomisini vurdu, Sovyet ekonomisi tökezlemeye ve kitleler yoksullaşmaya başladı. Yakınanların birçokları iktidarın yakınları, bürokratların çocuklarıydı. Eğitimli bu gençler devrimi yapan dedeleri gibi tarlalarda ve fabrikalarda işçi-emekçi olarak çalışmak istemiyorlardı. Beyaz yakalı idiler. Bürokratik şişme gerçekleşti. Devlet giderek sosyalist devletten bürokratik devlete dönüştü. Bu arada bastırılmış milliyetçi istek ve akımlar da muhalefetin safına katıldı ve su yüzüne çıkmaya başladı. Sovyetler Birliği dağılma tehlikesi ile karşı karşıya geldi ve yapı çatırdamaya başladı.
Gorbaçov: Sovyetler Birliği Son Devlet Başkanı
Bunun üzerine, çözüm olarak azınlıklara ödün verme politikası yeniden benimsendi. Cumhuriyet sayısı artırılacaktı. Halk meclislerinin (Sovyetlerin) yetkileri göstermelik düzeye düşürülmüştü, yeniden artırıldı, anadilde eğitime dönüş için adımlar atıldı, anadil ders saatleri artırıldı, bir ulusal yörede yaşayan Rusların o yörenin dilini de öğrenmeleri istendi, özerk devletlerin yetkileri artırıldı. Buna göre, Adıgey’de bulunan Rus öğrenciler Adıgece, Kabardey-Balkar’da yaşayanlar da, yöresine göre, Kabartayca ya da Balkarca öğreneceklerdi. Daha önce yerel devletlerin içleri boşaltılmıştı.
Komünist parti vesayeti kaldırıldı ve çok partili sisteme geçiş yapıldı.
Çin ise, ekonomide liberalleşmeye giderken bunu, Komünist parti denetimini, tek parti hakimiyetini koruyarak yaptı. Parti disiplinine öncelik verdi.
Ekonomik çöküş ve parti denetiminin zayıflaması Sovyetlerde kaosa yol açtı. Parti zaten yozlaşmış, yönlendirme gücünü yitirmişti. Çin ise kalkındı ve görece zenginleşti. Ancak Çin’de de ırkçılık hortlamıştır deniyor. Sincan ve diğer yöreler Müslümanlarına yönelik suç niteliğinde kaba baskılar uygulandığı, zorunlu çalışma kampları kurulduğu, eğitim adı altında Müslümanların buralarda zorla ve düşük ücretlerle çalıştırıldığı söyleniyor. Bunlar demokrasi ile bağdaşacak şeyler değil. Doğru olup olmadığını henüz tam bilemiyoruz. Bir dezenformasyon da olabilir. Çin’de Müslümanlık güçlü, Rusya Federasyonu’nda ise gevşek, Rusya’da Rus milliyetçiliği ve ulusal baskı güçlü. Rusya Müslümanları, Türk ve Balkan Müslümanları gibi geleneksel olarak, özellikle düğünlerde içki içiyor,  ama Çin’de bu yok ya da çok az, Çin Müslümanı katı, dindar ve gelenekçi, namaz kılan oranı da Çin’de çok daha fazla.
2. Adıge nüfusunun çöküşü için bk. – 2. Çerkesler: 21 Mayıs 1864’ten Günümüze (2), Mefenef.
3. İsviçre örneği için bk. – 4. Çerkesler: 21 Mayıs 1864’ten Günümüze (4), Mefenef.
(devamı gelecek)
Yorum Yap