Paris’ta Bir Çerkes Kızı – 33 (s. 538 – 546)

Adighe p§a§e (çerkes kızı) 🇹🇷 on X: "#YeniProfilResmi https://t.co/908tvWmIN8" / X
(Ayşet’in Bayan Calandrini’ye yeni mektubu) (s. 538 – 546)

IV

Gökyüzünü sarmış olan kara bulutlar nemini boşaltmış, gökyüzü parlak bir görünüm almıştı, Ayşet de hiçbir sorunla karşılaşmamış gibi Ablon’da günlerini sessizce geçiriyordu. Laroche doktorun durmadan sözünü ettiği temiz havanın yararını görmüş olmalıydı: yattığında üzüntüleri dağılıyor, acıları depreşmiyor, hemen uykuya dalıyor, sabahları bülbül sesleri içinde uyanıyordu. Ayşet bülbül seslerini dinlemekten zevk alıyor, bir süre bu sesleri dinleyerek yatıyor, ardından kalkıp değişik renklere bürünmüş yaz mevsimi dünyasına göz atıyordu: “Bu dünya ilginç şeylerle dolu… – diye söyleniyor, yeniden depreşmek için başına üşüşmeye hazır bekleyen üzüntülerini bir yana itip kendi kendine soruyordu: – İyi olan kötüyü bastırıyor. Tek bir gözlükle yetinseydik, yeryüzü ilginç olmaktan çıkar, bıkkınlık verirdi. Ağaçların, dağların ve kırların görünümleri farklı. Kuş cıvıltıları da faklı. İnsanların konuşma, gülme, ağlama ve azarlama sesleri de birbirine benzemiyor. Gül ve çiçek kokuları da farklı. Yeryüzü birbirine benzemeyen ilginç ve değişik görüntü ve renkler içinde, ama kötüye göre iyi olan daha çok! Elinden geliyorsa, kötü adam olmaktansa iyi adam olmak yeğlenmeli, – sonunda Ayşet sabah düşüncelerine bir son verdi, istediği ve özlediği şeyleri kendine sormaya başladı: – Bugün ava çıkmak için güzel bir gün, ama olmaz, ava gitmek yerine July Calandrini’ye mektup yazmam gerekiyor. Böyle akıllı ve beni anlayan bir kadını tanıdığım için şanslı sayılırım!”.
Calandrini ile Ayşet arasındaki ilişki, Ayşet ile Marie-Angélique arasındaki ilişkiden farklıydı. Ayşet için Kontes Marie-Angélique bir anaydı, birbirlerine gülümsüyor ya da kızıyor, birbirini uyarıyor ya da öğütte bulunuyor iseler de konumları farklıydı, dargın ya da kırgın olsalar bile birbirlerini bağışlıyor ve barışıyorlardı. Ayşet artık bir küçük kız değildi, evlilik dışı ana olmuştu: Adına üzüleceği, üzerinde titreyeceği ve koruyacağı birileri vardı. Son dayanak olarak – kendisini aç bırakmayacak küçük bir gelir (irat) vardı. Ama mülkünü ateşe atıp yakmakla Ayşet, kendisi ile gizli mal mülk hesabı peşindeki Marie-Angélique’e ne demek, ona neyi kanıtlamak istemişti? Mala mülke değer vermediğini ya da Ferriol ailesinden biri olduğunu mu, Ferriol olmayı mal ve mülkten daha değerli bulduğunu mu söylemek istemişti? Böyle ya da başka bir neden de olabilirdi…

“Ne yaptın sen!..” diyerek Kontes Marie-Angélique’in ateşe el atışını ve ağlamaya başlamasını, Ayşet’in onu kucaklayıp yatıştırmaya çalışmasını nasıl yorumlamak gerekirdi?.. Bu soruyu herkes kendi algılamasına göre değerlendirebilir. Ama insanlık, onur ve özsaygı her şeye değer! “Calandrini’ye bunlardan söz etmeyeceğim, boş yere kafasını şişirmek istemem, sorduğu sorulara yanıt vermekle yetineceğim”, – diyerek Ayşet, İsviçre Cenevre’ye göndereceği mektubu yazmaya başladı.
“İki mektubun, ışığım, bir süre önce elime geçti, ama yanıt vermeyi geciktirmiş oldum. Seni sevmediğim, sana saygı ve değer vermediğim, seni özlemediğim için değil, onlara vaktinde yanıt vermediğim için bahaneler arıyor da değilim. Sans’a gitmiş olmam, rahatsız ve keyifsiz olmam, bunlara eklenen başka engeller nedeniyle yazımı geciktirdiğim için beni bağışla, bundan sonrası için üşengeç davranmayacağımı bildirmek isterim. Seni içtenlikle sevdiğimi, herkesten ayrı tuttuğumu, sana gereksinim duyduğumu, akılcı ve bilge sözlerini beklediğimi, bunu istediğimi sana söylemek ve kanıtlamak istiyorum.
Şu an Ablon’dayım. Bugün hava sıcak, nefis bir hava var, ama Cenevre ve İsviçre’nin temiz ve iç açıcı havası ile kıyaslanamaz tabii, yine de mektubumu bıkmadan okumanı diliyor, bıkmaman için de sorduğun soruların yanıtlarını kısa kısa sana yazmak istiyorum.
Küçük Selini boy atmış gibi göründü bana. El, yüz ve bedeni ile güzel, fidan gibi bir kız çocuğu oldu, gözlerinin güzelliği bütün bir dünyaya bedel denebilir, ama görünümü beyazımsı, solgun ve zayıf. Akılsız değil, güler yüzlü, cana yakın ve zeki bir çocuk, ama kendine bakmayı pek bilmiyor, bunun dışında, istekleri, karakter ve davranışları ilgi çekici. Bu çocuktan eksiksiz ve iyi bir insanın çıkmış olacağı umudu içindeyim. Zavallı küçük bana çok düşkün. Beni gördüğünde o denli sevindi ki aklını oynatacak gibi oldu. Farkına vardığım özellikleri daha da çok. İçimi sızlatan şey, göğsüme bastırdığımda yüreğimin çırpınışını belli etmemeye çalışmam. Benim kendisini görmeye gittiğim günden daha mutlu bir gününün olmadığını söyledi. Orada bulunduğum sürece yanımdan hiç ayrılmak istemedi, bir iş buyurduğumda itiraz etmeden yerine getirdi, her istediğimi yerine getirmek için koşuşturdu. Söylediğim bir şeyi yerine getiremediğinde, küçüklerin yaptığı gibi bahaneler uydurma yoluna kaçmadı. Ayrılacak olduğumda içimi sızlatacak denli üzülmüştü. Ağzından tek bir sözcük damlamadan bana bakıp durdu. Reims’te tedavi gören Claire Bolingbrok’un yanına gitmek üzere başrahibe ile anlaşmıştık. Baş rahibenin Sans’tan ayrılacak olması manastırdakilere zor gelmişti. Bu habere üzülmüş olmalı ki, küçük kızım şöyle dedi: “Senin gidecek olman herkes gibi beni de üzüyor, ama gitmen gerektiğini biliyorum. Markiz Bolingbrok seni görünce çok sevinecek ve sağlığı açısından iyi gelecek, işin bu tarafı beni biraz rahatlatıyor”. Oracıkta zavallıcık ağladı ve bana sarılarak şöyle dedi: “Ne kadar da beklenmedik bir durum bu, yoksa benim yanımda daha çok kalabilecektin. Ben anasız ve babasız biriyim, annem olman için sana yalvarıyorum, öz annemi ne kadar seveceksem, seni de o kadar seviyorum”. Anlıyorsun değil mi, ışığım, onun bu sözlerinden sonra rengim atmış, ama ne kadar üzüldüğümü belli etmemiştim.
Sans’ta iki hafta kaldım, orada eklem ağrılarım arttı, el ayak ve vücudumu kımıldatamaz oldum. İki gün boyunca küçük kızım tek bir an olsun yanımdan ayrılmadı. Beni yalnız bırakmamak için iki gün boyunca başucumda bekledi. Ağrılarımı hafifletmek için benimle konuşuyor, bazen uykuya daldığımda, beni uyandırmamak için neredeyse solumadan başucumda oturuyordu. Bu koca dünyada ikimizin sevgisi ve ilişkisi gibisi zor bulunur. Ben onu üç ayda bir görüyorum, başka bir çözüm yolu bulamıyorum. Şu an onu daha fazla sıkıştırmakta bir yarar görmüyorum, sıkıştırmayı da gururuma yediremiyorum. Koca kişiler bile bu işi başaramazlar. Küçük kızın Bolingbrokların yanına verilecek ve büyütülecek olması küçük kızı çok üzmüş ve rengini soldurmuş.
Şövalyenin eşi olarak anılmak benim için bir onur, şövalyeyi kendim için değil, onu o olduğu için seviyorum. Hayır, benim yüzümden ona söylenecek her şey önem taşıyor, ona olmayacak şeyler yaptırmayı kabul edemem. Onun hakkında söylenecek dedikoduları da kabul edemem! O takdirde bana olan olumlu duygularının zedelenmeyeceğinden emin olabilir miyim? Peki, olmayacak bir aşk yolunu seçtiği için pişmanlık duyuyor olabilir mi? Onun beni sevmediğini ve mutsuz olduğunu anlayacak olursam, nasıl yaşarım! Beni incitmemeye dikkat ediyor ve içtenlikli davranıyor, ilginç ama çözmesi zor bir durum, her neyse, sonunda ikimizin birlikte bir yaşam sürdürmemiz konusunda anlaştık. Bu sözleri beğenmemiş, ilginç bulmuştum. Bu arada sözlerinde beni kınayacak bir yan olmadığına beni inandırmayı başardı, mal varlığının yarısını benim üzerime yazdıracağını söyledi, bunun nedeni akrabalarına güvenememesi. Ayrıca kalan yar mal varlıkları hangimiz daha uzun yaşarsa, onun üzerinde kalacağını, öyle yazdıracağını da söyledi. Ben de, benim kullandığım kişisel eşyalarım dışında bir mal varlığımın olmadığını gülümseyerek söyledim.
Şimdi, ışığım, sorduğun soruya seni kızdırabilecek bir yanıt vereyim. Paris’te dolanan yalan haberler sana da ulaşmış olmalı. Şövalyeyi ilk günlerimdeki gibi seviyorum, onun dışında kimseyi sevmiyorum, yaşamımda yeri olacak tek kişi o. Kızdığın için, sana saygıda kusur etmeyerek, bu tür kötü söylentilerin kaynağını açıklamak istiyorum. Gevres (Jevr) dükünü çok sevmiş olduğum, bu sevme nedeniyle işlediğim günahı bağışlatmak ve Tanrı’nın huzuruna çıkmak için kiliseye gittim. Günah çıkarmak için pedere (rahip) olayı anlattım, peder, bu kadarcık bir şey için günah çıkarmama gerek olmadığını söyledi.
İlk aşkımı yaşadığımda on bir yaşındaydım, on iki yaşına geldiğimde bu gibi şeyler bana şaka imiş gibi gelmeye başladı. Gevres dükünü beğenmediğim için değil, kendisi ve kardeşleri ile oynamak için onların bahçelerine gidiyordum. Bu bende bir alışkanlık haline gelmişti. Dük benden iki üç yaş büyüktü. Diğer çocuklara göre kendimizi daha büyük görüyorduk. Küçükler saklambaç oynarken, biz büyükler gibi yapıyor ve konuşmakla yetiniyorduk. Aşk konularından hiç söz etmedik, doğrusunu söylemek gerekirse, o ve ben aşkın ne demek olduğunu bilmiyorduk. Karşı balkonlara çıkıyor ve bakışıyorduk. Dük bizi İvan (Yaz ortası, 7 Temmuz İvan Kupala kutlama) gününde havai fişek gösterilerini izlemek üzere Saint – Ouen (Sen-Van) şehrine götürüyordu. Bizi sık sık birlikte gördükleri için hizmetçilerimiz, bizi sevgililer diye anmaya başlamışlardı.
Her şeyi dikkate almaya ve düşünerek hareket etmeye alışık bir kız çocuğu olduğum için, Gevres dükünü sevmekıe bir kötülük görmemiştim. Tanrı inancım vardı, tövbe etmeye – günah çıkarmaya – kiliseye gitmiştim. İlkin ufak tefek günahlarımı saydım, ardından sıra büyük günaha geldi. Pedere (rahip) bir genci sevdiğimi söyledim. Peder “O genç kaç yaşında?” – diye sordu. “On iki yaşında” – dedim. “Onu ne kadar seviyorsun?” – diye sordu. “Kendimi nasıl seviyorsam onu da öyle seviyorum” – dedim. “Tanrıyı sevdiğin gibi mi?” – diye sordu. Bu söz üzerine kızdım. Peder güldü, bu gibi küçük şeyler için günah çıkarmaya gerek olmadığını ve bundan sonrası için doğru kurallara uygun hareket etmemin iyi olacağını söyledi, tek başıma bir erkekle beraber olmamın uygun düşmeyeceğini de sözlerine ekledi.
Daha sonra Gevres dükü ile her karşılaşmamızda çocukluk günlerimizi anar olmuştuk. Bu tür şeyleri, özel anlamda, gerçek mi şaka mı diye düşünmemiştik. Sana yazdığım bu gibi konular hakkında, ışığım, senin katında suçlu olur muyum? Bu konuda sana laf taşıyanın Beddevol olduğundan kuşku duymuyorum, laf taşıyıcı biri, doğru dürüst konuşmaz. Bu durumda sana düşecek olan görev, beni kollaman, onun toplum önünde gelişigüzel konuşmasına izin vermemen olurdu. Anlaşılan, ışığım, seni aldatacağımı sanıyor olmalısın! Sen bana çok sayıda iyilikte bulundun, sana çok şey borçluyum, sana olan sevgimi hiçbir şey değiştiremez. Sana olan saygı ve sevgimin bir kanıtı olarak senden çok memnun olduğumu söylemeliyim. Aramızdaki güveni kimsenin bozamayacağı konusunda sana söz veriyorum.
Şövalye sana büyük bir saygı duyuyor. Aramızı bozmak, adımı kötüye çıkarmak için harekete geçenlere onun nasıl karşı çıktığını sen de bilirsin. Şövalye kötü kalpli kişileri hiç sevmez, – sezgisi güçlü ve kalbi temizdir. Her gün bana daha fazla ilgi gösteriyor. Onun bana olan sevgisi konusunda bir gün Kontes Marie-Angélique bana bir soru sormuştu. Şöyle bir yanıt vermiştim: “Ben ona büyük bir sevgiyle bağlıyım ve onu mutlu etmeye çalışıyorum”. Biraz kuşkulu sorduğu için ben de alaycı bir karşılık vermiştim.
Pon de Vel’i soruyorsun, sağlık durumu pek iyi değil. Bunları sana yazarken içim burkuluyor. İnsanoğlunda bulunması gerekli olan iyi özelliklerin hepsi onda bulunuyor. Akıllı ve kişilikli biri. Bana karşı tam bir melek.
Şimdi sana söyleyeceğim şeye şaşıracaksın. Arjantal ile ben birbirimize kızdık, doğduğu günden bu yana bir ilk bu. Tam dört gün boyunca birbirimizle konuşmadık. Birbirimize kızmamızın nedeni annesiyle akşam yemeğini yemek istememesi. Durum böyle ama kontes bunu bilmiyor. Bilse gülmekten kırılırdı. Çünkü, kontes oğlunu azarlarken, ben Arjantal’den yana olmamıştım, birkaç gün önce gürültü kopmuştu. Ne durumlara düştüğümü anlıyorsun değil mi? Yirmi yedi yıl kardeş olduğun birini yitirmek kolay şey değil. Olup bitenden Arjantal’in kendi de pişman olmuş olmalıydı. Barışmamız için ilk adımı atan kişi daha adil davranmış olurdu. Öğle yemeği sırasında, Arjantal’in sağlığı için kadeh kaldırdım, ertesi gün mırın-kırın etmeden yanaklarından öptüm. Böylece eski günlere dönmüş ve barışmış olduk.
Marie-Angélique kalemimi elimden aldı”.
“Ben engellemesem, Aisse, yazı yazmaya asla son vermezdi, sana birkaç kelime yazmak için kalemi onun elinden aldım. Tanrı beni sana unutturmasın. Sürekli kalbimdesin, birbirimize uzak düştüğümüz için üzülüyorum. Bu arada hastalanmış ve başka yerlerde bulunmuş olmam, seni düşünmemi engelleyemedi. Şimdi de gezmeye çıkmak üzereyim, gideceğim yerlerden biri de Pon de Vel’in bahçesi. O zaman sana yakın yere gelmiş olacağım, Tanrı izin verirse birbirimizi görürüz. Bu görüşmenin beklentisi içindeyim, bu bekenti sayesinde görüşememiş olmanın üzüntülerini daha erken aşacağımı düşünüyorum. O zamana değin, beni habersiz bırakmamanı, iyi ve güzel ilişkilerimizi yaşadığımız sürece sürdüreceğimden emin olmanı diliyorum”.

Mektubuma, ışığım, dönüş yapıyorum. Av için zaman ayırıyorum, bunun büyük yararını görüyorum. Beden olarak yorulmam, düşünce ve kaygılarımı unutturuyor, bu da bana iyi geliyor, şifa kaynağı oluyor, av dönüşü iyi yemek yiyor ve uyuyorum. Avlanırken çok yerleri geziyor ve ter atıyorsun, bu da beni rahatlatıyor.
Evet, canımın içi, sorduğun sorulardan bazılarının yanıtları böyle. Kalbim tümüyle sana açık, benim büyük bir dayanağımsın. Hayırlısıyla burada yazımı bitirmek durumundayım. Benim gibi çelimsiz birine göre mektubum çok uzun olmuş”.

İshak Maşbaş (Tarihi roman, s. 538 – 546)

(Devamı var

Yorum Yap