Ayşet-32 (s. 225-237)

İshak Maşbaş’ın (Meşbaşe İshak) 17. yüzyılda Adıge (Çerkes) Karadeniz’i sahilinde doğan Ayşet’in yaşam yolculuğunu anlattığı tarihi romanından bir bölüm.

İyi nedir, kötü şey nereden kaynaklanır? Bunlar yaşamın sorunları, kişi yaşamı boyunca bunları düşünüp durur.

Herkes bir değil, buna yanıt veremeden yitip giden ya da yanıt bulduğunu sanan çok kişi var. Böyle şeylere aklı ermeyenler, farklı düşünen ve umursamayan da vardır.

“İyi insan iyilik yapan değil,  kötülük yapmayan kişidir”, bu sözler Charles de Ferriol’un sık sık kullandığı sözler. Ömrü boyunca kötülük yapmamış, hep temiz kalmış kişi var mıdır?

Dünyamızın kuruluşu ve düzeni, dayanışması temiz kalmayı zorlaştırır, ama çoğu kişi bunun farkında olmaz.

Charles de Ferriol böyle şeyleri, yaşam gerçeklerini, kendisini ve ülkesini ilgilendiren şeyleri düşünmeyi ve zihinsel egzersizler yapmayı severdi. Geçmiş yıllarda pek düşünmediği bir şeyi, bu son bir iki yılda sık sık düşünür olmuştu.

Nedeni ne olabilirdi bunun? Yıllar akıp gidiyor muydu, yoksa bilmediği bir suya düşmüş de, çıkışı olmayan bir dik yamaca toslamış, çıkış umudunu yitirmiş olduğu için mi böyle kaygılanıyordu?

Yaşamı yaşamak kolay, ama onun sırlarını çözmek kolay değil, bunu kendi kendine söylenip duruyordu ama bununla yetinmiyor, “insanın gölgesinin önden gitmesi, kendisinin de onu izlemesi anlamına gelmez” diyerek, bazen kendi kendisini teselli ettiği de oluyordu.

Charles de Ferriol bir akşam Paris’in “Graf”  adlı en ünlü restoranında Jeanette-Nicole ile iki saati aşkın bir süre oturduğunu ve onunla konuştuğunu anımsadı.

“Akıllı bir kadın, güzel, uzun boylu, endamlı, sorulan sorulara doyurucu  yanıtlar verebilen biri, benim bildiğim ülke, dünya tarihi ile edebiyat ve tiyatro dünyasından da haberli.

Bunları ve daha başka şeyleri, diplomatlık mesleğim gereği biliyorum, ama o benden çok daha genç biri, o şeyleri nasıl öğrenmiş olabilir, bilemiyorum.

Aisse’nin zeki ve akıllı biri oluşunun kaynağını şimdi öğrenmiş oldum, Aisse’nin çok zeki bir kız çocuğu olduğunu ilk günden fark etmiştim, ama…

Charlotte-Elizabeth Aisse’deki Çerkeslik bilincinden çok Fransızlığı benimsemeyi ona kazandıran kişinin Jeanette-Nicole olduğunu  gün geçtikçe daha iyi anlıyorum.

Aisse, güneş kralımızın kutlama gecesinde göz doldurdu, görenler – kıskanan ve çekemeyenler de içlerinde olmak üzere – şimdiye değin kızı anlatmakla bitiremiyorlar.

Bir kont ve bir büyük elçi olarak, bana uygun ve yakışır olanı ve eşim olarak bana layık olanı Jeanette-Nicole olabilirdi…

– Seni eğitecek!

– Zeki bir kadın bir erkek için uygun düşer mi?..

Aradan kaç yıl geçti? On üç, on dört yıl. Aisse ile Jeanette-Nicole’ün karşılaşması?

O da o kadar bir süre oldu.

Yine geç kalmış sayılmayız, ama kanı soğumuş, ilerlemiş  yaşta bir kız yerine kanı kaynayan genç bir kız bulmam daha iyi olmaz mı… “

  • Charlotte-Elizabeth Aisse’ye Çerkes eğitimi verdiğin konusunda söylediklerimi, Jeanette-Nicole, unutmanı diliyorum, – Restoranda neler söylemiş olduğunu kont yeniden anımsamıştı.
  • Dediklerinde, kont, üzülmeme neden olacak bir şey görmüyorum. Bilmediğin konuda gücenmiş olman bir kusur değil, üstelik konu küçük kızın olduğunda, kafanda bir sürü kuşku belirmiş olabilir. Benin gücenmiş olmam o nedenle değil.
  • Aisse’nin Çerkes giysisi mi? – Bir kadının konuşmasını kesmek Charles de Ferriole’nin tarzı değildi, ama Jeanette-Nicole’nin sözünü kesti.
  • Onu konuşmuştuk, kont, – dedi Jeanette-Nicole, sözünü tamamladı: – Charlotte-Elizabeth Aisse’nin Çerkes elbisesi için Kraliçemizin dediğini duydun.
  • Ne diye böylesine bağışlamasız biçimde bana yükleniyorsun?
  • İki durum var, kont. Charlotte-Elizabeth Aisse’yi eğittiğim ve yengenizin erkek kardeşi ile flört ettiğim nedeniyle ve arkamdan “Senin gibi çok kişiyi yola getirmesini bildim” dediğin halde beni ne diye bu restorana getirmiş olduğunu anlayamıyorum.
  • Seni buraya davet ettiğimde “olmaz” demedin. – Charles de Ferriol bu duyduğuna şaşırdı, ardından pişman olmuş gibi yapıp sözünü tamamladı, – Bu sözlerinle güçlü bir kadın olduğunu doğrulamış oldun.
  • Kendine saygı duyman, başkalarının da sana saygı duyması için güçlü olmanı gerektirmez.
  • Evet, öyle, – Kont gülümsedi, – Bana yerinde bir söz söyledin. Ama kadın konusunda duyduğum bir şeyi, Türk müydü bilemiyorum, aklımda kaldığı kadarıyla söyleyeyim. Erkeklerin evlenmeyi istemeyeceği birçok kadın, erkeğe vurulup evleniyor, ne olup biteceğini bilmeden hamile kalıyor, doğum onların akıllarını başlarına getiriyor, erkeğe kızarak ayrılıyorlar, çocuğun yükü omuzlarına biniyor ve mutsuz bir yaşam sürdürüyorlar.
  • Öyle şeyler de olabilir, kont, – Jeanette-Nicole, yumuşakça bir gülümsedi, ardından kadın konusunda  kendi bildiği şeyleri konta söyledi: – Erkek kızı karısı yapmaya can atıyor, evleniyor, yaşlandıkça da onun kızlık günlerini anımsıyor ve daha da sevmeye başlıyor.
  • Aman Allahım, duyuyor musun, Jeanette-Nicole’nin benden aşağı kalır bir yanı olmadığını? – Charles de Ferriole içten mi konuşuyordu yoksa şaka mı yapıyordu, belli etmeden, istediğini alamamış olmanın verdiği bir duyguyla  konuştu: – Ey Ulu Tanrım, benden hoşlanmayan bu güzel kadınla beni tanıştırdığın için kendimi mutlu sayıyorum.
  • Teşekkür ederim, kont, beni anlamış olduğun için.
  • Aramızda olumsuz bir hava esmediği, iyi şeyleri paylaştığımız, küskünlük yaratmadan soframızdan kalktığımız için ben de sana teşekkür ederim.
  • İnsanın bir kalbi olduğu sürece, kont, acısı eksik olmaz, – diyerek Jeanette-Nicole de ayağa kalktı…

Charles de Ferriol daldığı düşüncelerden sıyrılıp Jeanette-Nicole’un sözlerini içinden yineledi: “Kalp olduğu sürece, kalp acısı olur…

“Bununla bana ne söylemek istemiş olabilir?

Kalp acıyı, sevinci ve gururu birlikte taşır, ama onlarla baş edemediğinde de durur.

Bunu mu demek istedi acaba?

Yeni bir şey değil dediği. Dünya kadar eski bir söz.

Böyle demiş  olsam da, önceki günlere göre daha yakınlaştığım Jeanette-Nicole, herhalde boşuna, nedensiz konuşmaz.

Sözlerine bir öz, bir fikir katar, dinlemeyi, sormayı ve yanıtlamayı, nerede duracağını, nerede gülümseyeceğini bilen biri. Bu özellik iyi ya da kötü bir özellik midir?

Bu tür bir kadın karın olacaksa kötü, birlikte çalışacaksan  iyi. Yine de bıkkınlık vermeyen çekici bir yanı var: Farkında olmadan, sıcağı ve soğuğu ile bedenine sızıyor.

Genç yazar Claudine-Alexandrina’nın ona özenmesi ve onu kıskanması bu nedenle olabilir mi? İyi yanı ve güzelliği yönünden onu kıskandığı, onu kardeşine uygun bulmadığı anlaşılıyor.

Böyle birine romanında yer vermek iyi olmaz mı? Ama ne denli güzel ve akıllı geçinseler de, Jeanette-Nicole olsun, Claudine-Alexandrina olsun, benim Çerkes kızım Charlotte-Elizabeth-Aisse’ye yetişemezler… “

Charles de Ferriol’un kendi bildiği, ama başkalarından gizlediği bir huyu vardı: Tek bir kadından, tek bir elbiseden ve tek bir caddede yürümekten çabuk bıkıyordu ama ilginç yanı, yıllar boyu yürüttüğü elçilik hizmetinden hiç bıkmıyor olmasıydı.

Fransa ve kralımız için dendiğinde onu durduracak hiçbir güç yoktu. Fransızlığına verdiği değer gibi, görev yaptığı Türkiye’ye de değer veriyor, diğer ülkelerin bu iki ülke yararına davranmaları, zarar vermemeleri için didiniyor, aksine davrananlara hadlerini bildiriyor, onlara verecek yanıtlar buluyordu.

Kendisini kınayanları da, Adıgelerin “délem kayğe vıkišıme, vipao yeti, bleq” (Deli peşine düşerse, şapkanı verip geç” (*) dedikleri gibi fazla üzerinde durmaz, geçip giderdi.

“Bir gün Müslümanlarla Katolikler üzerine konuşurken, dediklerime çekemeyerek Pierre’in bana söylediği şey neydi?”

– Charle de Ferriol anımsadığı bu şey için üzüldüğünü ya da bunu şaka olarak karşıladığını belli etmeyecek biçimde gülümsedi.

“ Kont, Müslümanların yüzyıllar boyunca “haçlılar” diyerek  bizimle savaşmış olduklarını unutma”.

“Unutmam, biz de Müslümanlara “dinsizler” diyerek savaş açmamış olsaydık, unutmazdım… “.

“Kont, bu konuda hangi tarafı suçlu buluyorsun?”.

“Soruna yanıt vermem kolay olmayacak, piskopos.

Soruna mutlaka bir yanıt vermemi istiyorsan ne düşündüğümü söyleyebilirim:

Topraklarımıza saldıranlar Araplar mıydı, yoksa onların topraklarına saldıranlar Fransızlar, İspanyollar ve Portekizliler miydi?”

“Gerçeği arıyorsan, ben de sana söyleyeyim:

Senin Katolik inancını kabul ettirdiğin Çerkes kızı Charlotte-Elzabeth Aisse’nin soydaşları olan Memluklardır Arapları ve onların İslam dinini koruyanlar.

Onlar doğuda sadece bizimle savaşmadılar, daha doğudan gelen Moğollarla da çarpıştılar, onları Mısır’a sokmadılar, İslam dinini korudular”.

“Seni dinliyorum, Arapların İslam dinini beğenmiyor olsan da, tarihleri ve dinleri konusunda bilgilisin ama Charlotte-Elizabeth Aisse konusunda bana dediklerinde haksızsın.

“Katolik inancını ona benimsetmiş değilim, sadece adını Katoliklik Kilisesine  yazdırmakla yetindim. Haçlıların kılıçla başaramadıkları şeyleri ben iyilik ve doğrulukla başardım.

Sen kendini Tanrıya adayarak bekar kalma yolunu seçtin, peki bu yolu Jeanette-Nicole konusunda değiştirmiş olmanı nasıl açıklayacaksın? Bunu ikimiz de biliyoruz, yanıt vermesen de hoş karşılarım… “

Biri seslenmiş gibi kont daldığı düşünceden uyandı, ayağa kalktı ve dinledi, ardından bahçeye dönük pencerenin yanına gitti.

Bir sonbahar şafağıydı, henüz erkendi, güneşin kızıla çevirdiği doğu yamaçları parıldıyordu. Paris’in üzerindeki geniş gökyüzünde tek bir bulut parçası bile yoktu.

Dünkü gibi bugünün de  sıcak geçeceğini düşündü.

Sabahla birlikte uyanan kent, İstanbul’u anımsatırcasına hareketlenmişti.

Sen Nehri üzerindeki vapurlar  değişik yer ve köşelerden kornalarını, düdüklerini çalıyorlardı.

Daha ortalık tam aydınlanmamışken bu duyulan landon sesi de ne olabilirdi?

Fayton Ferriolelerin büyük bahçe kapısı önünde durdu. İçinden tek başına Caudine-Alexandrina indi.

Hiçbir şeyden çekindiğim, gizli saklım yok, beni gören kişi, hangi sınıftan olursa olsun, bana imrensin der gibi, güzel vücudu ve dik başı ile salına salına bahçeye geçti ve acele etmeden eve girdi.

“Bu kız kendisi ile evlenmemi, ardından  İstanbul’a götürmemi bekliyor… – gördüğü şey ve içinde oluşan duyguyla kont bir  mutluluk duydu, gülümsedi ve kendi kendine söylendi:

– Her şey istediğimiz gibi olmuyor. İstediğim şeye erişemiyorum, istemediğim de beni yakıyor. Neredeydi bu kız şimdiye değin, nereden geliyor?

Kimin yatağından, kimin kucağından kalkmış ola ki?.. Ne diye onun için kaygı duyuyorum?

Birinin her şeyi apaçık, diğeri gizliyor, biri kendine saygı duyuyor, diğeri saygısız, kendini dağıtıyor.

Birilerine saygı duymak, birilerini de kınamak istemiyorum ama bu Caudine-Alexandrina ne denli kendini beğeniyor, kendini güzel görüyorsa görsün, benim Charlotte-Elizabeth Aisse’min tırnağı bile olamaz.

Jeanette-Nicole dışında, onun zekasıyla boy ölçüşecek bir kadına rastlamadım…

Aisse olmasaydı, bugünkü edebiyatımız konusundaki toplantıya çağrılmış olmakla birlikte, elçilik görevimi ve diğer görevlerimi bitirip Paris’i terk etmiş ve çoktan İstanbul’a dönmüş olurdum.

Türkiye ve Yakın Doğu konusunda beni dinlemek istiyorlar. En çok da François (Voltaire)  ile Arjantal ricada bulundular.

Onların istediğini Aisse istemiyor, ama dışa vurmuyor. Bana demese de onun kaygılandığı şeyi anlayabiliyorum… “

Öğleden sonra saat 2.00’de (14.00’te) yapılacak olan edebiyat toplantısını Charles de Ferriol’un ricası üzerine saat 11.00’e aldılar. Dün, cuma günü eve getirilen Ayşet’in  tek derdi de bu toplantıydı. Sabah gelen güzel ve yumuşak sonbahar günü onu sevindiriyordu, ama içindeki sıkıntıyı, dünkü gibi konta söyledi:

  • Caudine-Alexandrina’ın Jeanette-Nicole’ü çekememesini anlayamıyorum, toplantıya çağıralım dediğimde kabul etmedi, bana da sert sert baktı.
  • Bunu kızım, iki üç yıl sonra anlarsın.
  • Baba, bana hala anlamaz gözüyle mi bakıyorsun?
  • Hayır, gereksiz şeyler için kafanı yorma diyorum, hepsi bu.
  • Öyle mi?.. – Kontun söyleyemediği şeyi Ayşet anlayamamıştı ama anlamış gibi gülümsedi. – Öyleyse, baba, sana yalvarırım: Türklerden söz ederken, onları övme.
  • Niye? – Kont, sorduğu şeyin yanıtını biliyordu, ama duyduğu bu şeye şaşırmıştı.
  • İstemiyorum! – diye kesip attı Ayşet.
  • “İstemiyorum” demen, Aisse,  tek başına yanıt olmaz, – Charles de Ferriol sesini yükseltmeden, ama okşayıcı bir yanı da olmayan bir yanıt verdi. – Sert, bir sözcük, ama bir şey açıklamıyor.
  • Biliyorsun, baba, bunun ne demek olduğunu ve öyle dememin nedeninin ne olduğunu, – diyerek Ayşet dediğinde ısrar etti.
  • Bilsem bile, bütün Türkleri öyle bir kötü gözle görmeni istemiyorum, – dedi Charles de Ferriol, o da dediğinden dönmedi, – bir kişiye duyduğun nefreti bütün bir ulusa yaymaya kalkman doğru olmaz. Beni dinleyeceksen, iyi yetişmiş biri olmak istiyorsan, uluslar konusunda kötü sözler kullanma. Eleştir ama onlara nefret gözlüğüyle bakma. Jeanette-Nicole akıllı bir kadın, çok şeyi biliyor ve çok şeye de aklı eriyor. Onunla birkaç kez konuşmuşluğum oldu, iyi eğitim almış, bilgili biri, öyle bir izlenim edindim.
  • Öyle diyorsan, baba, – Ayşet sevindi, biraz kurnazca olan gözleri de parıldıyordu, – şimdi seni yakaladım. Çerkes elbisem ve Çerkeslere ilişkin kitaplar okuttuğu için Jeanette-Nicole’nin kalbini kırmış olduğunu anımsıyor musun?
  • Şimdiye değin bunu unutmadın mı? – Kraliçe’nin Versay Sarayı’nda Ayşet için söyledikleri kulağından gitmemişti, Charles de Ferriol soru sorar gibi bir tavır takındı.
  • Üzülmüştüm, o nedenle unutmamıştım, – Konttan bu yanıtı bekliyormuş gibi kendi de hemen  yanıtını vermişti.

Charles de Ferriol  neşesiz halini belli etmeden içinden kendine söylendi:

”Duyuyor musun, kont, kızın sana laf yetiştiriyor…”

Fazla beklemeden son yanıtını yapıştırdı:

  • Aisse, takıntıya dönüştürmeden bunu unutmamış olman güzel şey. Ama böyle bir yükü zorlanarak taşıyıp durmak yerine unutmak daha iyi.
  • Peki baba, kimsenin yapmadığı, ama senin bana yaptığın onca iyiliği unutur muyum! Jeanette-Nicole’nin bana söylediği de o. Ardından, aklıma gelir mi bilememem, güzel sözler sıralamıştı: “Düşmanının sana yaptığı kötülüğü ve dostunun sana yaptığı iyiliği unutmak zordur”. İlginç şey, değil mi bu, baba?
  • Bilgece, akıl içeren her söz ilginçtir, ama söylediğin şeye ben de bir eklemede bulunmak isterim: Bazen kötülüğü dosta da  düşmana da yapabiliyoruz.
  • Bunu nasıl anlayabiliriz, baba?
  • Yaptığın iyilik sana zarar verdiği zaman.
  • Böyle bir şey olabilir mi?
  • Böyle bir şey, sana söyledim, yaptığın iyiliği o kişinin başına kaktığında olur.
  • Evet, baba, şimdi anladım, – Ayşet, kendi kendine aklına düşen bir anısı nedeniyle gülümsedi, – Büyük annem Çabe, iyilik üzerine ne derdi bilir misin? “İyiliğim uğursuzluğum (felaketim), komşum da düşmanım” (Sišuše simığo, siğuneğu sipıy) derdi. Bunu mu söylemek istemiştin, baba?
  • Benim sana söyleyeceğimden daha akıllıca bir yanıt bulmuşsun, Aisse, ona bir eklemede bulunmasam da olur.
  • Zavallı büyük annemin dediğini tekrarlamış olmakla akıllı biri olmuş olabilir miyim?
  • Hele şunlara bir bak, Claudine – ,  sevmediği Maria- Angelica  adını söyleyemedi,- bir saati geçti bahçede oturuyorlar, onca süre ne konuşurlar ki?
  • Kaynını yeni mi tanıyorsun, Mari? Aisse ile konuşup kendini övüyor olmalı…
  • Claudine, delice sözler söyleme!..
  • Evet, evet, delinin tekiyim ben… – Claudine- Alexandrina akıllılık taslayarak gülümsedi, hızla ablasına karşılık verdi, – ama deliler, Mari, ikiye ayrılır: Biri herkesin bilmesi gerekeni bilmiyor, diğeri de kimsenin bilmediği şeyi kendi bilir sanıyor. Hadi toplantıya katılalım, işte  François Arouet Voltaire ile Charles Louis Montesquieu de geliyorlar.
  • Claudine, beni zorlama, gelemem. Sizi dinleyerek kafamı şişirmem.
  • Mari, bizi değil, yakışıklı-bekar kaynını dinleyeceksin. Sevdiği Türklerden, Çerkes kızı Aisse’ den söz edecek, bize bir konuşma yapacak. İki üç soru hazırladım, nasıl yanıt vereceğini merak ediyorum.
  • Claudine, – Maria Angelica’nın sesi yeniden yükselmişti. – Konta kızmış olmanı ve gevezeliğini anlarım, oğlan çocuklarının önünde sakın yakışıksız bir laf etme. Şu an sana güvenmiyorum, toplandığınızda Sophie ile birlikte yanınıza geleceğim.

Sonbaharın soldurduğu değişik renkte ağaç yaprakları rüzgarda hafifçe hışırdıyor, gizlenmiş dallardan dökülen sarı-pembe yapraklar yerlerde uçuşuyordu.

Charles de Ferriole güzel gül ve çiçek kokuları içindeki bahçede toplanan çocuklara baktı, çocukların hepsini tanıyordu, içinden bir korku duyarak “bunlara ne söyleyeyim ki” diye söylendi:

“Ne söyleyeceğimi bilirim, ama onlar beni anlarlar mı? Nahıjlar (yaşlılar)  sorun değil, sorun gençlere anlatmakta, dinlemelerini sağlamakta… Ya, Aisse’nin Türkleri övme  uyarısı?..

Charles Louis Montesquieu (Monteskiyö) bana bakıyor, François Arouet Voltaire  de beni süzüyor.

Laroche, aile hekimimiz ne diye hizmetçi kız Sophie’yi yanında getirdi ki?.. Konuşuyorum ama, anlatacağım şey, buradakilerden çok ona ilginç gelecek. Sophie’yi kim çağırdıysa ona ayrıca teşekkür ederim…”

  • Beklediğimiz başka biri kalmadıysa, Claudine, toplantıyı başlatalım, – dedi Charles de Ferriol, kendisini nahıj (büyük) sayarak Claudine-Alexandrina adına konuştu.
  • Jeanette-Nicole’yi çağırmayı Aisse istedi ama Claudine kabul etmedi, – demeden yapamadı Arjantal.
  • Yine başladı… – diye Claudine-Alexandrina homurdandı.
  • Ne diye doğru olan şeyi söylemeyeyim? – diye Arjantal teyzesine çıkıştı.
  • Doğru, Jan, doğru, – küçük oğlan çocuğunun doğru konuştuğunu doğrulayarak Ayşet öğretmenini korudu, – toplantımıza Jeanette-Nicole’ü davet etsek bile gelemeyecekti, bugün çok işi var.
  • Şimdi anladın mı? – diyerek Arjantal yine çıkıştı.
  • Anladım, Jan, şimdi çalışalım. Kont, seni dinliyoruz, bizi bağışla, vaktini almış olduk.
  • Evet, evet, – Arjantal tam da hak ettiğini sana söyledi diye içinden söylenip Charles de Ferriole konuşmasına başladı, – Vakti bol olanlar pısırık olanlardır, onlara benzemek istemem, ama Jeanette-Nicole’ü çağırmış olsaydınız, Türklere ilişkin bilmediği bir şeyi olsun bugün duymuş olabilirdi. Doğrusunu öğrenmek istiyorsanız, bir Yakın Doğu ülkesi olan Türkiye’yi seviyorum. Türkleri sevmeyenler de var, – kont Ayşet’e bir baktı. – Yeryüzünde Fransızları sevmeyen  de çok, Türkler arasında da var böyleleri, karşılaştım ve onlarla konuştum, ama onlara asla kızmadım. Bilmediğini öğrenmek iyi bir şey, bu nedenle davetinizi kabul ettim. Kendini eve kapatırsan yabanıl olursun. Pencereden bir bakarsan ya da  bahçe çiti üzerinden bakarsan çok şey görebilirsin, ama bir tepeden, yüksek yerden bakarsan daha çok şey görebilirsin. İnsan umutla yaşar. Gözle görünen şeyin sona erdiği, gök ile yerin birleştiği yerin ötesinde neler olup bittiğini niçin merak ediyoruz?
  • O gibi yerlerde neler olup bittiğini bilmediğimiz için olmalı, dedi François Arouet Voltaire.
  • Doğru, bilmediğimizi öğrenmek istiyoruz. Charlotte-Elizabeth Aisse, büyük annen göz için ne demişti?
  • Ben de biliyorum onu! – Arjantal lafı kaptı. – Aisse, izin ver, ben söyleyeyim: “Gözün gördüğü insan, baş değerinde” (Nem yıĺeğurer ŝhem yıvas).
  • Duydunuz mu, böylesine özlü sözler yeryüzünü ve insanoğlunu ayakta tutan sözlerdir. Türkler ilginç kişilerdir. Türkler üç yüz yıl önce Uzak Doğu’dan bir savaş yolunu izleyerek Yakın Doğu’ya geldiler, Konstantinopol’u ele geçirip oraya İstanbul adını verdiler (**). İki deniz kıyısında oturuyorlar, İstanbul (Bosfor) ve Çanakkale (Dardanel) boğazları ellerinde, Balkan Yarımadasını da aldılar. Savaşçı ve hemen heyecanlanan, sıcak kanlı insanlar, erkekleri ve kadınları yakışıklı ve güzeldir, İslam inancına bağlıdırlar.
  • Hırsız ve katildirler… – Türklere ilişkin kontun söylediği şeylere içerleyen Ayşet sonunda haykırdı.
  • İçlerinde öyleleri de var, – Charles de Ferriole bu söyleneni doğruladı, – Ama o gibi kişiler senin içlerinden çıktığın Çerkesler ve Fransızlar arasında da var. Doğru değil mi, Arjantal? – Oradaki topluluğa bir düşünme fırsatı vermek için küçük çocuğa soruyormuş gibi bir tavır takındı -.
  • Bilmiyorum! – diye kestirip attı Arjantal. – Doğru olmasa, Aisse öyle demezdi…
  • Bakın şunun dediğine… – Maria Angelica, oğlunun bu patavatsız konuşmasından utanmış halde onun konuşmasını hemen kesti.
  • Arjantal’a kızma, kontes, – dedi Charles Louis Montesquieu, – herkesin duyduğu şeyi onaylaması değil, ne düşündüğünü söylemesi daha iyi olur, yoksa yaşamın ilginç yanı kalmaz. Öyle değil mi, Pon Vel?
  • Evet, öyle, – diye kısa bir yanıt verdi Pon Vel de. – Bu çiçeklerin ve ağaçların tek bir rengi olmuş olsaydı bahçemiz güzel olmazdı.
  • Değişik renkleri bir araya getirerek, doğa kendi gerçekliğini ortaya koyuyor, – dedi hiçbir şeyi dinlemiyormuş gibi oturan Voıtaire de.
  • Görünüşe göre, François, – diye ayağa kalkıp, tartışmayı kendi başlatmamış gibi Ayşet konuşmaya başladı – İnsanlar dış görünüş, düşünce ve ruh yönünden birbirlerine benzerler, onları ayıran şey dil, din, giysi ve yemek yeme biçimi gibi şeylerdir.

“Bunların bana gereksinimi kalmadı” diyerek Charles de Ferriole, Claudine-Alexandrina’ya baktı, bu duyduğu şeylerden memnun kaldığını belli eder biçimde gülümsedi ama Ayşet’in Türkler için yaptığı olumlu sözler söylememe uyarısını unutmuştu.

Bir saatlik konuşmasında Türklerin beğenmediği tek bir özelliğinden söz etmişti: Kadınlarının başörtülü-türbanlı ve uzun- geniş elbiseli  olmalarını beğenmiyordu.

  • Dediğim gibi, – diyerek Charles de Ferriol konuşmasını bağladı, – Türkiye ilginç bir ülke, anlatmaktan çok insanın kendi gözüyle görmesi daha iyi olur. Değil mi, Laroche, sen gördün?
  • Doğru, kont, – Laroche izlenimlerine değinmeden dudağıyla kontu onayladı, dinleyenlerin de beğenmesi için bir eklemede bulundu, – Ama yeryüzünde Fransadan daha güzel bir ülke bulunup bulunmadığını bilmiyorum.

Fransa üzerine doktor Laroche’un bu sözlerini François Voltaire alkışladı, diğer çocuklar da, içlerinde Charlotte-Elizabeth Aisse, hepsi alkışladılar. Claudine- Alexandrina, Maria-Angelica ve Sophie de alkışlamaktan geri kalmadılar. Kont duyduğu ve gördüğü bu şeylerden memnun olmuş olarak şöyle konuştu:

  • İçinizden böyle konuşuyorsanız, Uzak ya da Yakın Doğu bizim neyimize gerek, soru-yanıt konularına girmeden, Fransa sevgimizle toplantıyı sonlandıralım. İsterseniz, siz gençler, oturun, biz nahıjlar, işlerimizin peşine düşelim.

 

(*) – Atasözü şöyle de söylenir: “Deylem vıućeme, vipao zışıxi bleq” – Deli ile karşılaşırsan şapkanı çıkarıp geç.

(**) – İstanbul adı, kentin adlarından bir olan “Konstantinopolis”ten gelir, Konstantin’in şehri anlamına gelir. 1930 yılında çıkarılan bir yasayla kente İstanbul adı verildi. 1930 yılı öncesinde Türkçe adı “Asitane”, “Konstantiniyye” ya da “Dersaadet” idi.- hcy

 

 

Yorum Yap