Sorunlarımıza Genel Bir Bakış ve Öneriler
Rus hükümeti 10 Mayıs 1862’de, henüz işgal edilmemiş – şimdiki Maykop ve Karadeniz arası arazi – Adıge (Çerkes) topraklarını işgal etme ve bu yerler halkını Osmanlı topraklarına göç ettirme kararı aldı; kararı uygulama görevi de Evdokimov komutasındaki Kuban Ordusuna verildi (Ali-Hasan Kasumov, “Çerkes Soykırımı”). Daha önce Osmanlı devleti ile Rusya arasında, Çerkes göçmenleri kabul anlaşması imzalanmıştı (1860).
1862 yılında başlayan, 1863 ve 1864 yıllarında tamamlanan özel askeri operasyonlar sonucu zorunlu göç başladı ve 1864 yılının Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında tamamlandı. Temmuz ayında kuzeyde Anapa’dan güneyde Pitsunda’ya kadar uzanan sahil bandında Adıgece tek bir ses duyulmaz oldu. Binlerce yıllık bir tarihi yöre ve 2 milyon nüfus mezar sessizliğine gömülmüş oldu.
Bu bir soykırım olayıdır.
Soykırım, etnik temizlik ve deportasyon (ülke dışına sürme) uygulanan Adıge toprağı, dediğimiz gibi, bugünkü Maykop kenti ile Karadeniz arasındaki alandır (ki, son bağımsız Adıge-Çerkes toprağıdır) ve bu alan Çerkes nüfusundan tamamen temizlendi.
Bu gerçeği birçok kişi sulandırmak ve değiştirmek istiyor.
Maykop’un doğusundaki eski Çerkes toprakları – Laba ve Belaya ırmakları arası – en son, 1859 tarihinde Rusya’ya bağlanmıştı. Örneğin, bir Rus askeri kalesi olarak Maykop Mayıs 1857’de kurulmuştu. Adıge (Çerkes) nüfusu bulunan ve Maykop’un doğusunda olan Kuban oblastı topraklarından 1858 – 1892 yılları boyunca, ara ara, Türkiye’ye göç ettirme politikaları uygulandı ve yerli nüfus büyük ölçüde çökmüş (seyreltilmiş) oldu. Bu son bölgeye biz “Doğu Kuban” da diyebiliriz. Bu bölgede, 1859 yılında Rus yönetimine boyun eğmiş olan Bjeduğ, K’emguy, Hatukay, Besleney, Mehoş, Mamhığ, Yecerukay ve Kuban Kabartay gibi feodal topluluklar yaşıyorlardı.
Daha doğuda şimdiki Çerkessk kenti yöresinde de, 1838’de Rus yönetimine alınmış olan feodal Kabartay ve Abazin toplulukları yaşıyordu. Kabartaylar bu yere yakın tarihte Kabardiya’dan göç ettirilmişlerdi. Bu kabilelerin tümü beyleri aracılığı ile Ruslara boyun eğmişler ve 1859 yılı sonrasında yapılan savaşlara (Şapsığ – Rus Savaşı’na) katılmamışlardı.
Doğu Kuban dediğimiz bu yerde parça parça birkaç Çerkes ya da Dağlı yerleşim alanı kalmıştı:
Orta Kuban Solunda Bjeduğlar, Orta Laba Solunda da K’emguylar, vb; bugünkü Çerkessk kenti yöresindeki Kabartay ve Abazinler Rusların kurdurdukları büyük köylerde toplanmışlardı. Daha doğuda ise göçe ve büyük köyler kurmaya zorlanmayan Karaçaylar (1828), Terek oblastında da barışçı Balkar (1790) ve Kabartaylar (1774) bulunuyordu.
Konuya ilişkin 5 bölümlük “Sorunlarımız Üzerine Özet Bilgilendirmeler – 1 – 5” başlıklı yazımız “mefenef.com” ve “facebook” sayfamızda bulunuyor. Ayrıntılar oradan ve gönderme yaptığı yazılardan izlenebilir. Verdiğimiz bilgiler doğru ve belgelere dayalıdır. En az hata yapmaya çalıştık. Bu bakımdan detaya girmeyeceğim.
Bugün başta Türkiye, Suriye, Ürdün ve İsrail’de Çerkes yerleşimleri bulunuyor. Ancak İsrail dışında, nüfus konusunda ciddi bir bilgimiz yok, olanlar tahmini sayılardır. Sayılan ülkeler dışında Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile; AB ülkeleri, ABD, Kanada ve Avustralya’da da Çerkes diasporaları bulunuyor. Mısır, Libya, Irak ve İran gibi ülkelerde de Çerkesler yaşıyorlar.
Diasporadaki Çerkes sayısı nedir? Bilemiyoruz. 1927 yılı Türk nüfus sayımında (ki güvenilir değildir), birinci ve ikinci dil olarak Çerkesçe konuşanlar, aklımda kaldığı kadarıyla 168 bin idi (birinci dil 95.901, ikinci dil 72 bin); sayı 1935’te 147.002’ye (Birinci dil – 91.972, ikinci dil – 53.030; 21 bin azalma); 1955’te 113.369’a “düştü” (Birinci dil – 58.339, ikinci dil – 53.030). Genel artışa göre de Çerkes nüfus artışı milyonun üzerine çıkmış olmalı. Ancak bu sayılar politik anlamda, yani ellenmiş rakamlar. Şimdilerde 2-3 milyon ve üzeri bir nüfustan söz ediliyor.
Türkiye’nin Osmanlı’dan beri bir Türkleştirme ve bir asimilasyon politikası var. Bu politika ve göçmen alımı sonucu Türkiye Türk sayısı arttı.
Arap ülkelerinin de geri kalır yanı yok: Fransız yönetimi döneminde Suriye Çerkeslerinin Fransız harflerinden yapılma bir alfabeleri, bir gazetesi ve Adıgece eğitim veren okulları vardı, Fransız yönetimini izleyen gerici/askeri Arap idaresi bütün bunlara son verdi.
İsrail’de ortaokullarda haftada 2 saat Adıgece okutulduğu söyleniyor. Bundan yaklaşık 30 yıl kadar önce gördüğüm İsrailli iki kız öğrenci akıcı Adıgece konuşuyor, ama Adıgece yazıları akıcı okuyamıyorlardı. 1992’de Maykop’ta konuştuğum ilkokul öğrencisi (ikinci ya da üçüncü sınıf öğrencisi olmalıydı) bir oğlan çocuğu akıcı Adıgece konuşuyor ve Adıgece matematik kitabını takılmadan okuyordu. O zamanlar ilkokulda – Rusça dersi hariç – bütün dersler Adıgeceydi.
Kafkasya’da şimdiki durum
Adıge Cumhuriyeti’nde ilk ve ortaokullarda Adıgece, seçmeli ders olarak haftada 3 ders saati okutuluyor. Yetersizdir. Bu üç saatin yarısı anadili (dilbilgisi ve edebiyat), diğer yarısı da ‘resmi dil Adıgece’ adı altında okutuluyor. Diğer cumhuriyetlerde (Tataristan dışında) durumun daha da kötü olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla RF’de bir Rus asimilasyon politikasının uygulandığı ve halen yürürlükte olduğu söylenebilir.
Dönüş yapmış kardeşlerimiz maalesef bu gibi konulara eğilmiyorlar, “dönün de dönün” demekle yetiniyorlar. Onları anlıyoruz.
Peki, konut ve iş bulma olanağı var mı?.. Herkes milyoner mi?..
Şapsığlar gibi devletçe tanınmış 47 yerli küçük ulusun durumu ise içler acısı, örneğin 24 Şapsığ yerleşiminden sadece üçünde (Aguy-Şapsığ, Hacıko ve Şehekey) kurs niteliğinde anadili dersleri verilebiliyor. Kreşlerde iyileştirmeler yapıldığı, kreşlere önemli/tarihi Şapsığ kişilerin adlarının verildiği yazılıyor. Ancak kreş öğretmenleri, her nedense çocuklara anadillerini öğretme yerine Rusça öğretmeyi yeğliyorlar. Yanılmıyorsam kreşlerde haftada bir ders saati (20 dakika) Adıgece ders verilebiliyor.
Devlet memurları genellikle Rusça hayranı ya da öyle görünmeyi yeğliyor olmalılar. Kötü ve demokratik olmayan bir uygulama söz konusu. Günümüz Rusya’sında durum maalesef böyle. Sürdürülebilir mi? Bilemiyorum.
Küçük diller batık durumda, örneğin Koryakça, “özel statülü” Koryak Okrugu’nda “resmi dil”, ancak 8 bin Koryak’tan sadece 1,460’ı (yüzde 18,25) anadilini biliyor, bir köy nüfusu. Kerek dilini bilen 10 kişi kalmış…
Bizim Rus asimilasyon uygulamalarını eleştirmek ve buna bir son verilmesini istemek dışında yapabileceğimiz bir şey yok. Bu kötü politikanın sürdürülmesinde azınlıklar yöneticilerinin de payı olmalı. Örneğin, eski bir Adıge devlet başkanı “Cumhuriyetimizde Adıgeceyi öğrenmeyi engelleyen bir yasa yoktur” diyordu.
Anadilini savunan ikinci devlet başkanı Şevmen Hazret’in başına geleni unutmuş olmalı.
Asimilasyoncu diaspora ülkelerinde de anadilini öğrenmeyi engelleyici bir yasa (Amerikancı faşist 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemleri ve 12 Eylül Anayasası dışında) kalmış mı? Ürdün’de bile bir özel okulda Adıgece seçmeli ders olarak okutulabiliyor, göstermelik ve ürkek bir uygulama. Suriye’deki Kürt yönetimi, Rojava Münbiç‘te Adıge dilini de resmi diller arsına almıştı. Dünyadaki genel gelişim de böyle… BM dillerin korunmasını ve yaşatılmalarını savunuyor.
2006 yılında Adıgey’de Adıgece dersini Adıge kökenli öğrenciler için zorunlu dersler arasına alan bir yasa çıkarıldı, ancak yargı yoluyla iptal edildi. İptal gerekçesi de, özetle “Seçmeli bir ders dili olan Adıgecenin zorunlu bir ders dili yapılmış olması” idi.
Maalesef bu gibi konularda Kafkasya’da bulunan dönüşçülerden herhangi bir bilgi paylaşımı gelmiyor. Üstelik Fahri Huvaj ve Necdet Hatam ilgili Kabartay ve Adıgey enstitülerinde, tam göbeğinde bilim insanları olarak kadroya alınmış ve maaşa bağlanmış kişiler. Konulara eğilmeleri ve bilimsel paylaşımlarda bulunmaları gerekmez mi?..
Bir diğer sorun da dönüş konusu. Önce belirtelim, normal yollardan bireysel dönüşe kimse ve hiçbir ülke engel koymuyor. Paran varsa ve sakıncalı bulunmamışsan, ev satın almana ve Rusya’ya yerleşmene izin veriliyor. Bu bir uluslararası uygulama. Para verdin ve ev aldın mı T.C. yurttaşı da olabiliyorsun.
Adıgey’deki Çerkesler ise dönenlere yardımcı olabiliyorlar. Çok cüz’i. Örneğin, Adıgey’de Pseytuk köylüleri Suriyeli Adıgelere yardım amacıyla 20 küçük ev inşa etmişlerdi.
Sözünü ettiğim 5 bölümlük son yazımda (5. bölüm) Adıgey’in Tahtamukay rayonu ile Krasnodar Kray örneklerinden dönüş, iskanlı göçmen konusunu anlattım.
Örneğin, konut verilerek on binlerce Kazakistanlı Rus göçmen, RF devleti tarafından Adıgey’in Tahtamukay rayonuna yerleştirildi. Tahtamukay rayonunda şimdilerde 70 bin Rus yaşıyor, cumhuriyetin tüm Adıge nüfusu ise 98 bin. Cumhuriyette ayrıca, kendini Adıge diye değil de, Çerkes [Kabartay] diye yazdırmış 16 bin kişi daha var… O takdirde sayı 114 bin olur.
Türkiye’de otoriter (kimi durumda totaliter/darbeci) rejimler süre gelmiştir. İstisna Ecevit dönemleri, Demirel’in kısmi 1970 yılı dönemi. Demirel askeri vesayetin emrine girmişti: 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi ve 12 Mart 1971 Askeri Müdahalesi sonucu.
Ecevit, o dönemler demokratik bir dönüşüm yaratmıştı. Ecevit hükümetleri dönemlerinde kısmi bir nefes alındı. Örneğin, Ecevit öncesi tek bir ortaokulda bile sol (ilerici) görüşlü tek bir okul müdürü bile bulunamazdı. Amerikancı olmayanlar müdür yapmazdı. Böylesine ideolojik ve katı bir ayırım, anti-sol ve antikomünist bir politika vardı. Sol veba gibi görülüyor, yalan üzerine yalan üretiliyordu. Böylesine sığ, yanlı, Amerikancı ve berbat bir atmosfer vardı.
Neredeyse herkes Amerikancı (gerici) ve NATO’cu idi.
Şimdi sol ve komünist partilerimiz var. Kıyamet mi kopuyor…
Türk yöneticiler genellikle sağcı ve milliyetçi (gerici) idiler (Çoğu yine öyle olmalı). Onun dışında bir yaşam hakkı zaten verilmiyordu. Sağcı ve antikomünist (faşist) isen makam ve mevki hazırdı. Solcuların kaderi ise sürünmek, katledilmek ya da hapishanelerde çürümekti: Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Aziz Nesin, vd’leri Türk faşizminin tadını tatmış kişilerden idiler. Bu şey cumhuriyet tarihi boyunca hep böyle sürdü. İçeride antikomünist, dışarıda Sovyetlerle dost bir idari uygulama vardı.
Bir not: Eğitim Enstitüsü öğretmenliği için 1970’lerde ve sonrasında yapılan ilk kademe sınavlarda hep başarılı oldum, ama mülakat nitelikli sınavlarda hep elendim. Nedeni 1969 yılı öğretmen boykotuna katılmış olmamdı.
Şimdilerde Alevi ve Kürt gençler, maalesef mülakatlarda eleniyorlar, fırsat eşitliği lafta…
İsmet İnönü gericiliği
1946’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Amerika’ya yanaştı, o da sağcı, ırkçı ve Türk milliyetçisi biriydi. Son Rumları otuzar dolar vererek İstanbul’dan Yunanistan’a kovmuştu. Kıbrıs Rumlarına karşılık diyerek sivil nüfusa misilleme uygulamış, İstanbul’un tarihi kültürel dokusuna darbe indirmişti.
İzleyen Menderes hükümetleri daha da beter Amerikancı, sağcı ve antikomünist (faşist) çıktılar. Antikomünizm ve Amerikan güdümlü Komünizmle Mücadele Dernekleri yoluyla halkın beyni müthiş yıkandı. Ülkede bir komünizm heyulâsı yaratıldı. Böyle yapmakla kendilerini güvence altına aldıklarını sanıyorlardı.
Ama Amerika işine gelmediğinde yandaş ve sağcı imiş demiyor; Menderes’i bile feda etmekten, sehpaya çıkartıp astırmaktan geri kalmıyordu. Emperyalizm denen şey işte bu kadar katı ve acımasızdır.
ABD Dışisleri Bakanı John Foster Dulles “Amerika’nın dostu yok, çıkarı vardır” diyordu.
Bu atmosfer içinde yıllar yitirildi. Amerika Türkiye’de gerçek bir burjuva demokrasisine geçişe bile izin vermiyordu. Türkler, herhalde, o düzeyde gelişmiş (uygar) kişiler olarak değerlendirilmiyorlardı.
Halk kitleleri güncel ve günlük çıkarlarına öncelik verirler. Onlara gerçekleri anlatacak sözcülere gereksinim var. Ancak çıkar sahipleri buna izin vermiyor ve sözcüleri susturuyorlardı.
Şimdiki tutuklama furyalarına da ne demeli?..
Biz Adıgeler ise yeni yeni sorunlarımızı öğrenmeye başlamışız görünüyoruz.
Demokratik dönüşümler
1970’lerde İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da demokrasiye geçişler yaşandı. O ülkelerde yaşam düzeyi yükseldi, düşünce çeşitliliği ve özgürlükler gelişti. O ülkeler AB’ye katıldılar, refah toplumları oluştu.
Ecevit’e 1978’de AB’ye katılma daveti geldi, ama Ecevit bunun önemini kavrayamadı, Türkçü ve dar görüşlüydü ya da Amerika’dan çekiniyor, korkuyordu, bu nedenle olmalı gücünü AB’ye katılım yönünde koymadı; 1979’da da Erbakan Hoca’nın dinci ve Arapçı kaprisleri yüzünden, belik korkusundan katılımı torpillendi. Erbakan da Amerikancı idi. AB konusunda Demirel, Ecevit’ten daha cesur çıktı, ama gücü yetmedi, Erbakan’dan çelme yemişti.
Kimi sol kesim, cahilce AB’ye katılımı reddettiği ve engellediği için Ecevit’i ve Erbakan’ı alkışlamıştı. Niye? Bilinçsizlik…
Demokrasi gökten zembille inmez ki, kimi yerde ona adım adım, gıdım gıdım ulaşılabilir. Bu gençler Türk sağının ve ABD emperyalizminin gücünü görmediler, çok geçmeden 12 Eylül darbesi sonucu gördüler, Hanya ile Konya’yı tanıdılar.
Faşist Portekiz rejimi ve faşist askerler Kübalı gönüllüler ve yerli direnişçiler karşısında yenilip Afrika’dan kovulmuşlardı. Kendiliğinden gitmiş değiller. Yenik Portekiz Ordusu, tepkiler sonucu demokrasiye yönelmek zorunda kaldı.
Irk ayırımcı Güney Afrika rejimi de çökecekti. İsrail bunu görmüyor ve Arap nüfusu küçümsüyor, entegrasyondan kaçınıyor.
1974’te de Yunanistan’da öyle oldu. Türk Kıbrıs müdahalesi Yunan faşist askeri idaresini çökertti ve ABD’nin de izniyle Yunanistan’a demokrasiye geçiş yapıldı. Türkiye yarım (sallantılı) demokrasiye takılı kaldı..
İspanya ve Portekiz’in Latin Amerika ile kültürel bağları, dil ortaklığı vardır, Brezilya Portekizce konuşur ve subaylar demokrasi ve sosyalizmin ne demek olduğunu biliyorlardı.
Onlar demokrasiye yöneldiler. Peki biz nereye yöneldik? 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesine…
Ecevit Türkçü ve milliyetçi tutkularının tutsağı olmayıp AB’nin, Avrupa Ortak Pazarı’nın davetini kabul etseydi ve o cesareti gösterseydi, muhtemeldir 12 Eylül 1980 ırkçı ve faşist askeri darbesi de yaşanmayacak ve ülke bir cehenneme dönüşmeyecekti.
Ortada bir tezgah ve oynanan bir oyun vardı. Bunu görmek gerekirdi. O dönem İstanbul’da lise müdürüydüm, darbenin geleceğini öngörmüştüm. Çünkü 12 Mart 1971’i yaşamıştım. Öğretmen arkadaşlarımı dikkatli olun diye uyarmıştım.
Ecevit-Demirel körlüğü gelişimin farkında bile değildi; çekişme içindeydiler. Bir cumhurbaşkanı isminde anlaşamıyorlardı.
Fraksiyonlara ayrılmış sol ise devrim diye haykırıyor, ama Amerika’yı ve milyonluk NATO ordusunu görmüyordu.
Heyecanlı genç Habraço Murat Özden, 13 Eylül 1980 günü yanımıza gelmiş ve bir sol grup toplantısından haber getirmişti: Sol gençler (Dev-Sol olmalıydı), darbe öncesi “Sıkıyönetimi nasıl laçka hale getirdiysek, darbeyi de öyle yapacağız” diye atıp tutuyorlarmış. Oysa darbe öncesi sıkıyönetim bir tuzak ve yemleme ötesi bir şey değildi, şimdi darbenin arkasında ABD vardı.
Bu arada, 1980’de, 1970’in devrimci işçilerinin çoğu çoktan emekli olmuş ve işçi sınıfı “ehlileştirilmişti”. Yaslanacak bir kitle de kalmamıştı. Aynı suda iki kez yüzülemezdi ve Amerika işini iyi biliyordu.
Sonucu gördük. Faşizm kendinden olanı, karşıtları ölçüsünde ezmiyor. Darbe lideri Kenan Evren ve takımı meydanlarda faşist ve lümpen güruhlar tarafından hararetle alkışlanıyordu. Gerisini bir başka yazıya bırakalım.