Hareketlenen Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Rusya

 

 

Dünyada dengesizlik ve adaletsizlik sürüyor. 1789 Fransız devrimi ile insanın özgür ve eşit  haklı doğduğu ilkesi kabul edildi. İlke Fransa’da uygulandı, örneğin, toprak, kölelikten/ serflikten kurtulan köylüye dağıtıldı. Devrimin getirdiği insanların eşit haklı doğduğu ilkesi diğer ülkelere de yayılmaya başladı. Adıgeler arasında, maalesef, kölelik kan bağına bağlanıyordu. Bu nedenle köleler, özgür olsalar bile, damgalanmış, aşağı sınıftan insan sayılmaktan kurtulamıyor ve eşit bir anlayışla topluma entegre olamıyorlardı.

Bu arada anımsatalım, tarihi geçmişte köleliği, ilkin, 1411 yılında Mısır, Suriye ve Hicaz’da kaldıranlar, oraları yöneten  Adıgeler, Çerkes Memlukları oldu.

Fransız devrimi, kölelik ve sömürgeciliği yeryüzünden silmeye yetmedi, ama geri dönüşsüz bir eşitlik ve özgürlük  çığırı açmış oldu.

1814 Viyana Kongresi, uluslararası düzeyde köle ticaretini yasakladı, ancak mevcut kölelerin statüsünde değişiklik getirmedi. Bu da, yine tarihsel bir aşama. Osmanlı Devleti Viyana Kongre’sine katılmaktan kaçınmıştı, bu nedenle Osmanlı’da köle/esir ticareti uzun süre devam etti.

1860’larda Rusya’da (serf) ve ABD’de (siyahi) kölelik kaldırıldı, ama özgürleşen köleler için hiçbir maddi iyileştirme yapılmadı. Köleler topraktan, üretim kaynağından yoksun kaldılar. Sadece Rusya’da, Çerkesya ve Sibirya gibi yeni  ele geçirilen topraklara yerleşmeyi kabul eden köylülere parasız toprak verildi. Yoksulluk, baskı ve sömürü, 1860’lar sonrası Rusya’da yaklaşık 50 yıl, ABD’de de 100 yıl daha devam etti.

1864 Büyük göçünden, toplu sürgünden sonra, 1880’lerde  Kuban’dan Türkiye’ye yapılan toplu Adıge (Abzah) göçleri, temelde toprak yetersizliğinden ve bunun bir ürünü olan aşağılanma ve yoksulluktan kaynaklanıyordu; göçler yoksulluktan kurtulma ve Türkiye’de daha iyi bir yaşama kavuşma umuduyla   yapıldı. Dini nedenler, Rus ve Osmanlı yönlendirmeleri (rüşvet) de önemliydi. Anımsatalım, Türkiye’ye göç etmeyen ve son savaşa katılmayıp Karadeniz’den Kuban’a göç etmeyi kabul eden  Adıge yerleşimciye ikinci sınıf insan işlemi yapılıyor, bunlara  aile başına  76 dönüm (7 desyatin), Rus yerleşimciye ise 360 dönüm  (33 desyatin) toprak veriliyordu. Büyük bir dengesizlik ve eşitsizlik durumu vardı. O dönem koşullarında, 76 dönüm toprak ya da mera, kalabalık nüfuslu bir Adıge ailesi için yeterli değildi, bu nedenle Adıgeler Ruslardan toprak ve mera kiralıyor ya da yarıcı oluyorlardı.

1917 Ekim sosyalist devrimi sonucu Rusya’da toprak köylüye dağıtıldı, Ulusların kendi geleceklerini belirlemeleri hakkı/  ilkesi kabul edildi, irili ufaklı bütün Rusya uluslarının bağımsız ya da özerk devletler, ilçe ve bucaklar kurmaları sağlandı. Örneğin, Karadeniz kıyısında 6,500 nüfuslu Şapsığ Ulusal İlçesi (özerk devlet)  kuruldu. Tarihte bu bir ilkti. Aralık 1922’de de Sovyetler Birliği doğdu.

Ekim 1917’nin ardından, Ocak 1918’de, ABD Başkanı Wilson’un adıyla tanınan 14 maddelik Wilson ilkeleri  yayımlandı. İlkeler arasında sömürge ülkelerin durumlarının iyileştirilmesi, Rusya’da iç savaşa katılan Sovyet karşıtı ve Beyaz Ordu yanlısı yabancı askerlerin Rusya’yı terk etmeleri, Osmanlı Devleti topraklarında Türklere bağımsız bir devlet, diğerlerine de özerk devletler kurdurulması gibi maddeler vardı.

1920’de Milletler Cemiyeti kuruldu. İlk uluslararası düzeyde bir örgüt doğmuş oldu.

Yenik imparatorluklar parçalandı, Avrupa’da yeni yeni bağımsız devletler doğdu.

İkinci Dünya Savaşı sonunda, 1945’te Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) kuruldu. Sovyetler Birliği’nin girişimiyle BM tarafından Ulusların kendi geleceklerini belirlemeleri ilkesi (Self determinasyon hakkı) kabul edildi, ilke dar kapsamlıydı ve sadece sömürge (koloni)  ülkeleri kapsıyordu. İlke gereği, 15 – 30 yıl gibi kısa bir süre içinde Afrika ve Asya’daki sömürgelere bağımsızlık verildi. Bu büyük bir dönüşümdü. Ancak günümüzde, sömürge kapsamına girmeyen, yani Self determinasyon hakkı  olmayan çok sayıda ulus daha var.

Bütün bunlar madalyonun görünen yüzü.

Madalyonun arka yüzü

1789 Fransız devrimi, insanlık tarihinde uluslararası önemde dönüm noktası oldu ve Fransa ölçeğinde feodalizmi (hukuki eşitsizliği) tasfiye etti, 1917 devrimi de evrensel düzeyde kapitalist sömürüyü ve sömürgeciliği gerileten,  Rusya’daki ulusal baskıları ortadan kaldıran bir süreç oldu. 1949 Çin devrimi de Batılı ülkelerin sömürü ve sömürgecilik alanını daralttı.

Bundan sonra kapitalist ülkelerin  (ABD, Kıta Avrupası, İngiltere, vd) sosyalist ülkelere (Sovyetler Birliği, Çin, vd) yönelik ideolojik saldırısı başladı. Yaklaşık 40 yıl süren bir Soğuk Savaş dönemi yaşandı. Amaç kapitalist ülkeler adına daha fazla sömürü, daha fazla para, sömürgeleri elde tutma ve sosyalizmin yayılmasını engelleme, pasifleştirme, bu doğrultuda kitleleri yönlendirme idi.

Soğuk Savaş döneminde ABD, Batı ve kapitalist güçler Sovyetler Birliğini ve sosyalizmi şeytanlaştırdılar, antikomünizmi Hitler ve Musolini’den ‘devraldılar’, Churchill antikomünist Demir Perde görüşünü ortaya attı, korku ve nefreti yaygınlaştırdı. Türkiye’de de ABD yönlendirmesinde Komünizmle Mücadele Dernekleri (KMD) kuruldu ve sola karşı topyekun bir savaş açıldı. 1950 sonrası Türk politikacı ve yazarlarının çoğu, Demirel, Türkeş, Necip Fazıl, Erbakan, Özal, vd Amerikancı KMD turnikelerinden geçmiş temelde Amerikancı kişiler idiler.

ABD ve NATO, Sovyetleri kuşatma ve ekonomik ambargo altına almayı başardı. Silahlanma yarışı, uzay teknolojisi ve yanlış kararlar (abartılı güç gösterileri, ‘iki dünya’ görüşü) Sovyetler Birliği’ni batırdı. Şapsığlar “Bzıv ṡık’um k’ek’efo kesk’eṡışt zéom yışut rek’etĥağ” (Бзыу цIыкIум кIэкIэфо къэскIэцIышт зеом ышъут рэкIэтхъагъ; Küçük kuş, büyük yumurta yumurtlayacağım deyince kıçı yırtıldı) derler. Lenin’in gösterdiği akılcı yoldan ayrılan dogmatik Sovyetlerin başına geleni de bu oldu.

Soğuk Savaşın  ekonomik faturası, kapitalist ülkeler yararına Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini, kaynaklarını yağmalamak, Batılı ülkeler ve Japonya adına da refah toplumları yaratmak oldu.

Emperyalist politikalar sonucu, özellikle Afrika ülkeleri açlık ve yoksullukla boğuşmaya, açlık nedeniyle kitlesel ölümler yaşanmaya başladı. Terörist örgütler ve savaş baronları oluştu. Refah toplumları ise, kendi yol açtıkları bu acı tabloyu seyretmekle yetindiler.

1949’da Çin’de devrim başarıya ulaştı demiştik, ancak Çin, geri ve güçsüz bir köylü ülkesi sayıldığından, Batı tarafından fazla önemsenmedi, yakın bir tehlike olarak da görülmedi. Çin’in parlak bir tarihsel geçmişi, kültürü ve çalışma disiplini vardı. Çin, beklenmedik bir biçimde, en alt kademeden (köy ve kasaba boyutu küçük üretim ölçeğinden) başlayarak, 20 kadar yıl önce ikinci sanayi aşamasına (büyük ölçekte üretime)  geçiş yaptı, dev işletmeler kurdu ve şimdi ikinci sanayileşme aşamasında. Uzmanlar refah toplumu için dört aşama öngörüyorlar. Çin’in refah toplumuna ulaşmak için daha hayli yolu var, ancak fert başına geliri yükseltti, eski yoksul ve hırpani görüntüler tarih oldu, fert başına gelir 10 bin doların üzerine çıktı (Türkiye’de 8 bin dolar), oysa 30 yıl Çin önce Afrika’dan da daha yoksuldu. Çin, büyük ölçekte üretim ve rekabet gücü sonucu, kapitalist sömürü çarkının hızını düşürdü, gücünü kırdı, sanayi mallarının piyasa fiyatını düşürdü. Bunun bir sonucu olarak, yoksul ülkelerde nispi bir rahatlama oldu.

Emperyalizm hala güçlü

ABD, AB, Kanada, Japonya, Avustralya ve Asya kaplanları refah toplumu olmayı başardılar. Refah büyük ölçüde dış sömürüye (aşırı/fahiş  kârâ) dayanıyor. Özellikle ABD güdümünde çok uluslu şirketler dünya pazarına hakimler, Rusya, Çin, İran ve Venezuela dışındaki ülkelerin yeraltı kaynakları bu şirketlerin elinde. Arap ve diğer ülkelerin petrol ve doğal gaz üretimi de emperyalist şirketlerin tekelinde, elinde. Yeni kaynaklar bulunması ve üretim bolluğu nedeniyle bu son yıllarda petrol ve doğal gaz  fiyatları yarı yarıya düştü. Düşük fiyat Rusya’yı da vurdu.

Refah toplumuna geçilebilir mi?

Refah toplumu için her alanda teknoloji yarışına katılım gerekiyor. ABD, Batı ve Çin dışındaki ülkeler teknoloji yarışının dışında sayılırlar. Rusya Federasyonu silah teknolojisi dışında yarış dışı, parasını silahlanmaya ayırıyor, diğer alanlarda yarış için  yeterli parası  ya da rekabet gücü yok. Rusya 150 milyon nüfusu ile orta boy bir ülke. ABD bunun iki katı, 320 milyon. AB ülkeleri yaklaşık 450 – 500 milyon. Çin, 1,4 milyar nüfusuyla büyük bütçesinden yeterli kaynağı ayırabiliyor ve birçok dalda  teknoloji yarışına ve rekabete katılıyor ama sanayileşmesini tamamlamış değil. 1,3 milyar nüfuslu Hindistan da iddialı. Güney Kore, Tayvan ve Singapur gibi refah toplumları (Asya kaplanları)  ise, ABD ve Batı teknolojilerinin bütünleyici parçaları.

Türkiye, bu son 20-30 yılda bazı önemli adımlar attı, kişi başına geliri 10 bin doların üzerine çıkarmıştı, ancak Erdoğan’ın yanlış politikaları, aydınları, Kürtleri ve solu şeytanlaştırması, ideolojik yalnızlaşma sonucu gelir 8 bin dolara düştü, şimdi Rusya gibi yarış dışı. Yine de silah teknolojisi alanında kısmi bir ilerleme sağladı, donanma, savaş gemileri üretimi, Siha’lar ve İha’lar gibi. Ancak refah toplumunun çok uzağında. Demokratikleşememiş. Rusya’nın yetişmiş insan (uzman) gücü var, ama bunu emperyalist ve yayılmacı politikaları nedeniyle değerlendiremiyor ve yaşam düzeyini yükseltemiyor.

Doğu Akdeniz’de oynanan oyunlar

Çin büyük ölçekte üretim yapıyor, demiştik. Bu da Batının sanayi mallarını vuruyor ve fiyatları düşürüyor, eski kazançlar yok. Sıkıntı var. Emperyalizm için çanlar çalıyor olabilir mi? ABD silah üstünlüğünün yardımıyla Orta Doğu ve Akdeniz’de emperyalist arayışlar içinde, yeni mevziler, kaynaklar, müttefikler elde etmeye çalışıyor, Kürtlere ve Taliban’a oynuyor.. Yunanistan, ilgisi olmadığı halde, Kıbrıs Rum Kesimi (KC) ile birlikte Doğu Akdeniz sularına uzanıyor, Lübnan, İsrail ve Mısır’ı yanına alıp en büyük kıyı ülkesi olan  Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den dışlamaya, çember içine almaya  çalışıyor. Geç de olsa Türkiye ayıldı ve karşı önlemler aldı. ABD ve Fransız desteği olmadan Yunanistan, Türkiye’yi dışlayıcı böyle bir işe kalkışabilir miydi? Yunanistan 1919’da İngiltere’nin teşvikiyle Anadolu’da maceraya, işgale kalkışmış, 1922’de de perişan halde çekilmek zorunda kalmıştı. Gerçekçi bir politika oluşturamıyor, ama fırsatlardan yararlanmasını ve diplomasiyi biliyor.

Türkiye, bu ABD – Yunan çıkışına Libya ile MEB (Münhasır Ekonomik Bölge) antlaşması imzalayarak karşılık verdi. Bu yeni hamle ile, 5 ülkenin ve Fransa’nın önünü kesti, elinde vurucu güçler var. Kıbrıs Adası çevresindeki doğal gaz aramalarından Türkiye ve KKTC’nin dışlanamayacağını sert bir sesle  duyurdu. Türkiye’nin vizesi olmadan çıkarılacak doğal gazın nakli ekonomik olabilir mi? Emperyalist ülkeler iki yüzlü, entrikacı. Bel bağlamaya gelmezler.  1853-1856 Kırım Savaşı’nda, Müttefikler (İngiltere, Fransa, Osmanlı, vd) iki yüzlü davranmış, alacaklarını aldıktan sonra  çekip gitmiş, Adıgeleri  bir başlarına acımasız Rus ordularının insafına terk etmişlerdi. İsteseler soykırımı önleyebilirlerdi.

Türkiye’nin Libya ve Suriye’de sorunları var. Suriye’de Kürtlere özerklik verilmesi istenmiyor. Suriye’de ABD ve Rusya’nın savunduğu  federasyonu önlemek için çalışıyor, acilen Suriye, İsrail ve Mısır ile görüşmeleri başlatması isteniyor. Muhalefet de bu konuda bastırıyor.

Doğu Akdeniz, Suriye, Libya ve Lübnan derken, Güney Kafkasya’da Azeri-Ermeni çatışmaları yeniden patlak verdi. Nüfusu 10 milyonu aşan, petrol ve doğal gaz zengini Azerbaycan (ki, 20 milyar dolarlık silah almış), 3 milyon nüfuslu yoksul Ermenistan’ı (o da 3 milyar dolarlık silah almış), kendi toprağı saydığı  Nagorno – Karabağ’dan çıkarmak istiyor. Ancak Nagorno-Karabağ Ermeni çoğunluk  nüfuslu, özerkliği vardı ve Sovyetler tarafından özerk olarak Azerbaycan’a bağlanmıştı, Nagorno-Karabağ, Abhazya gibi Artsakh adıyla bağımsızlık ilan etmiş bir cumhuriyet, karmaşık bir sorun, çözümü kolay olmayacak.

Çin etkeni

Çin’in sanayi ve teknoloji alanında gelişmesi, sömürü ve soygundan beslenen emperyalist ülkeleri zora soktu. ABD ve diğer emperyalist devletler, uydu ülkeleri silah alımına zorluyorlar. Bu da çaresizliklerini gösteriyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ABD’den yüz milyarlarca dolar değerinde hiç kullanamayacakları silahları satın almak zorunda kaldılar, bu silahları kullanacak teknolojik bilgileri bile yok. Bu arada, belirtelim, Çin de kıyısından köşesinden kervana dahil, masum bir ülke değil. Söz gelişi Uygurlara ve azınlıklara ilişkin yükselen yakınmalara, inandırıcı bir yanıt vermiyor.

Bağımsızlaşan ve düne göre bilinçlenen ülkeler, emperyalist ülkeler arasındaki rekabetten yararlanıyor, eskisine göre daha rahat hareket ediyorlar. Ancak, Türkiye, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Mısır, Nijerya, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri gibi büyükçe ya da petrol zengini İslam ülkeleri yine ABD hegemonyası altında. Bağımsız politikalar üretemiyorlar. Vekalet savaşları bu gibi ülkelerde yürütülüyor, emperyalizm bilinçli olarak yeni sorunlar yaratıyor. Hindistan ise daha bağımsız ve daha akılcı politikalar üretebiliyor.

Rusya ne yapabilir?

Rusya’nın refah toplumu olması ve teknoloji yarışına katılması, demokratikleşmesine, askeri harcamaları azaltmasına  bağlı. Bunu yapamıyor, parçalanmaktan endişe duyuyor. Rusya, bazı konularda Türkiye’den de daha baskıcı bir ülke. Türkiye’de bilinçli bir muhalefet, tabanda bir birleşme isteği, olasılığı var, seçmen 1965’te tabanda birleşip sola karşı çıkmış, gerici Demirel’i iktidara getirmişti, bu da antikomünizmin ya da faşizan görüşlerin Türkiye’de güçlü  olduğunu gösteriyordu. Şimdi demokrasi yanlısı bir rüzgar var. Ancak, seçmenin özellikle köylü kesimi, bilgisizlik nedeniyle 1950 öncesinin faşizan uygulamalarını sol sanıyor. Son yerel seçimde (2019) ise, büyük kentlerin çoğunda seçmen tabanda birleşip aşırı sağa karşı  muhalefet adaylarına oy verdi. Değişimin işaretleri var.  İlk seçimde  sağcı-gerici ve antikomünist   iktidara son verilebilir ve demokratikleşme yönünde ciddi adımlar atılabilir. Muhalefetten gelen yeni bir anayasa ve parlamenter demokrasi talebi var. Rusya için şimdilik böyle bir olasılık görünmüyor.

Rusya’da, iktidar şimdilik durumu kontrol ediyor. 1950 öncesi tek parti döneminin ırkçı-baskıcı politikalarına karşı Türkiye’de oluşan ve halen devam etmekte olan yaygın nefret gibi, Putin öncesi karmaşa, Çeçen terörü ve 1990’ların yoklukları Rusya halklarının belini bükmüş ve bir nefret, bir infial yaratmıştı. Ruslar ve azınlıklar daha özgür bir gelecek bekliyorlar. İktidarının ilk yıllarında petrol parasını iyi kullanan ve ekonomiyi rayına oturtan Putin, bir kurtarıcı olarak karşılanmıştı. Putin’in Kırım’ı Ukrayna’dan koparması ve Akdeniz’e filo yollaması da Rus milliyetçilerin geçmişe dönük yayılmacı özlemlerini canlandırmış, küçük kuşun büyük yumurta yumurtlaması gibi, onları  olmayacak daha büyük  beklentilere sokmuştu.

İşin ilginci, bu gibi konularda Rus Komünist partisi bile gerektikçe Putin’in stepnesi olabilmiştir. Putin’e destek sürüyor. Ancak ekonomik koşullar kötü, petrol geliri azaldı, ekonomik durumun düzelmesi zor, insanlar bezgin, bu da er geç değişim ve demokratikleşme isteklerini artıracak ve emekçilerin  yönetime katılımını güçlendirecektir. Aksi takdirde muhalefet sahaya inebilir. Gelişimden kaçınılamaz. Gelişim olduğunda, aslında yoz kişiler olan Rus ırkçı ve faşistlerinin gücü kırılacak, daha akılcı ve demokrasi yanlısı dürüst kadrolar yönetime gelecek ve Adıgelerin Kafkasya’ya dönüşünün önündeki haksız, ırkçı/ milliyetçi engeller, bariyerler de kuşkusuz kalkacak, yerel yönetimlerin siyasal ve ekonomik etkinliği artacaktır. Gorbaçov döneminde olduğu gibi azınlık dilleri üzerindeki baskılar gerileyecektir. Rusya için, şahsen başkaca bir çıkış yolu olabileceğini göremiyorum.

 

 

Yazı güncellenmiştir.

 

Yorum Yap