Yakın Kafkas (Çerkes) Tarihine Özet Bir Bakış

Bir harita ve şunu diyen bir yazı 'Этническая карта Южного и Северокавказского Федеральных округов ASPUN ATEAHUM АНДкЫ SaMane татары Ажрбаюдканци Кубачинцы кабпрдиищы сченци-акииици аккинщы Табасораны Табосты Aryam Арчинцы Сельские епоселения,городские поселения, городские поселения, городские округа. По данным Всероссийской Переписи населения 2010 г.' görüntüsü olabilir
Bir özetleme yaparsak, 13 yüzyıl Moğol istilası sonucu Adıge Ulusu, Adıgeler (Çerkesya Adıgeleri) ve Kabartaylar olarak bölündü.
Adıgeler Kuban Irmağı güneyinde ve Karadeniz kıyılarında varlıklarını sürdürdüler. Kabartaylar ise bağımsızlıklarını yitirdiler ve Moğol-Tatar baskıları sonucu şimdiki Kabardey yöresinde toplandılar.
16 . yüzyılda Türkler, Tatarlar ve Ruslar Kuzey Kafkasya bozkırlarında karşılaştılar. O sıralar Kuzeydoğu Kafkasya bozkırlarında ve Hazar Denizi kıyısında bir Tatar devleti olan Astrahan Hanlığı (1459 – 1556) ile Kuban Irmağı güneyinde ve Karadeniz kıyılarında yaşayan Adıge-Çerkesler (Çerkesya) bağımsız idiler. Kırım Hanlığı ile Kabartaylar Osmanlı Devleti’ne, Çeçenistan ve Dağıstan da İran’a bağlıydı.
1552’de Volga boyundaki bağımsız Kazan Hanlığı, ardından 1556’da Astrahan Hanlığı Rusya’ya ilhak edildi ve Ruslar Volga yoluyla Hazar Denizi’ne inip Kafkasya’ya girdiler. 1557’de Kabartaylar, Osmanlı Devleti korumasından (himaye) ayrılıp Rusya koruması altına girdiler. Rus-Kabartay birlikteliği, daha sonra, giderek, stratejik bir derinlik ve süreklilik kazanacaktı.
Adıgeler (Çerkesya), Karadeniz ve Kuban Nehri yoluyla Türkler ve Kırım Tatarlarıyla siyasi ve ticari ilişkiler kurmuşlardı.
***
Çar Petro I döneminde, 1722’de Dağıstan hanlıkları İran korumasından çıkıp Rus koruması altına girdiler.
Kafkasya’daki yerli halklar ve soylu sınıfı Türk ve İran yönetimlerinden memnun değildiler. Bu da Rus yayılmasını kolaylaştırıyordu. Rusya yerel feodal hakları statü tanıyarak koruyordu.
Kuzey Kafkasya’da Türklerin elinde Kırım Hanlığı toprakları kalmıştı ve Rus saldırılarına açıktı. Bu durumda Kuban’ın doğusundan Hazar Denizi’ne uzanan topraklar Rusların ve onların himayesindeki Kabartay beylerinin etkisi altına girdi. Rusya, barışçı yöntemlerle bu yerlere (Oset, İnguş, Çeçen yörelerine) sızmayı başardı.
Kafkasya’nın güneyinde Azeri (Tatar), Ermeni ve Gürcüler ile sayıca az nüfuslu küçük bir feodal topluluk olan Abhazlar yaşıyorlardı. Doğudakiler İran, batıdakiler de Osmanlı koruması altındaydılar.
Kafkas savaşlarının başlaması
Rusya ile Osmanlı Devleti ve İran arasında Kafkasya’da sürtüşmeler giderek çoğaldı. Ruslar yayılma, Türkler ve İranlılar da eldekini koruma kaygıları içindeydiler. Osmanlı ve İran birer gerici, çağ dışı devletti. 1711’de Türkler Prut’da Rus birliklerini çember içine alıp barışa zorladılar. 1739 Belgrad Antlaşması da Türklerin son başarısı oldu. Antlaşma ile Orta Kafkaslar’daki stratejik dağ geçitlerini kontrol eden ve Rus korumasından yararlanan Kabardey ülkeleri – Büyük ve Küçük Kabardey, tarafsız yöreler sayıldı. Osmanlı’nın amacı, Kabartayları Ruslarla ittifaktan uzaklaştırmaktı. Ancak, yukarıda değindiğimiz gibi, Kabartaylar ile Ruslar arasında stratejik bir dostluk ilişkisi, ittifakı vardı, Kabardey baş beyi (Pşıveliy/ Pşımeyapş) Kaytoko Aslanbek’in (ö. 1746) danışmanı ünlü Kabardey düşünür Kazanoko Jebağı (1684-1750) şöyle diyordu: “Yakın komşu (Rusya), uzak akrabaya (Türkiye) yeğlenmelidir”. Bu sözler Ruslarla dostluğun önemine bir göndermeydi. Kabardey’deki feodal (bey) düzeni Rus desteği ile ayakta tutulabiliyordu. Kabartay beyleri kendi sınıfsal çıkarları gereği Rus desteğini gerekli görüyorlardı. Bu nedenle, Türklerin Kabartayları Ruslardan uzaklaştırma politikası başarısızlığa uğradı. Bey tatlı sözleri değil, çıkarını yeğliyordu. Türklerin söyleyecek bir sözü (gücü) kalmamıştı. Kabartay beyleri durumun bilincindeydiler, kendi aralarında geniş katılımlı durum değerlendirmeleri yapıyor, Rus efendilerinden görüş alıyorlardı. Ayrıca, Rusya’da çok sayıda Kabartay bürokrat ve general de vardı. Beyler (pşı) Türklerin kendi sınıfsal iktidarlarını koruyamayacaını biliyorlardı.
***
1768 – 1774 Osmanlı – Rus Savaşı’nda Rus-Kabartay işbirliği sürdü. Kabartay beyleri dağlardaki stratejik geçitleri Ruslara açtılar, Türklere ise kapadılar. Savaş içinde Ruslar bir araba yolu da inşa ederek Daryal Geçidinden güneye, Gürcistan’a geçtiler, orada Gürcü askerleriyle birleşerek, Osmanlı korumasındaki Gürcü İmereti Krallığı başkenti Kutaisi’yi ele geçirdiler, ardından Türkleri Karadeniz kıyısındaki Poti Kalesinde kuşattılar. Kuzey ve Güney Kafkasya Daryal Geçidi yoluyla birbirine bağlanmış oldu. Bu yerlere Ru askeri garnizonlar yerleştirildi.
Sonunda 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı: Kırım Hanlığı, Osmanlı korumasından çıktı ve “bağımsızlık” kazandı. Kabardey ve Osetya Rusya’ya ilhak edildi. Antlaşma gereği Ruslar Güney Kafkasya’yı tahliye ettiler.
Yenilgi, Osmanlı Devleti’nin çağ dışı ve güçsüz bir devlet olduğunu açığa çıkardı. Osmanlı artık Batılı ülkelerle Rusya arasındaki güç dengesinden yararlanarak varlığını sürdürebilecekti.
Rus kolonizasyonu, etnik temizlik ve karşı direniş
Savaştan sonra Ruslar, 1777’de kuzeybatıda Azak limanından başlayıp Orta Kafkaslardaki Mozdok’a uzanan bir müstahkem hat (askeri yol) inşa ettiler, hat üzerinde 30 askeri üs (kale) ve Stavropol istihkamı (ana kale) bulunuyordu. Ardından bölgeye yoğun bir Rus nüfus getirilip yerleştirildi. Kabartaylar ve Nogaylar hat boylarından uzaklaştırıldı.
Karadeniz Kordon Hattı
İş bununla da kalmadı, Ruslar Kuban Irmağının sağ (kuzey) kıyısı boyunca uzanacak, Laba’nın Kuban’a döküldüğü yerden başlayan, batıya doğru uzayıp Karadeniz’e ulaşan yeni bir müstahkem hat (Karadeniz Kordon Hattı) yapımını başlattılar. Böylece Ruslar, Adıgeleri karadan kuşatmayı ve hattın güneyinde yaşayan Adıgelerin kuzeydeki Nogay ve Kalmıklarla birleşmelerini önlemeyi hedeflediler.
Ruslar bunları yaparken Osmanlı başkentinde “Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde” şenlikleri sürüyordu.
Hatlar, Çerkes soykırımı ve etnik temizliği konusunda Rus milliyetçi yazarlar ve diplomatlar yalanlar uyduruyorlar, hatların bir yayılma aracı değil, bir savunma amaçlı olduğunu söylüyorlar. Kime karşı savunma, kendi öz toprağında yaşayan silahsız Dağlı kabilelerine mi karşı?..
Dedikleri özetle şöyle:
“Karadeniz kordon hattının kurulma amacı, Kuban’ın kuzeyinde yaşayan Rusları, Kuban’ın güneyindeki Çerkeslerin saldırı ve baskınlarından korumak içindi. Daha önce Kuban’ın kuzeyinde Çerkesler yaşıyorlardı [doğru değil], Rus birlikleri tarafından yerleşimleri yakılan bu Çerkeslerden Kuban Irmağının güneyine, Çerkes tarafına kaçanlar canlarını kurtardılar. Kaçamayanlar, kadınlar, yaşlılar ve çocuklar da içlerinde olmak üzere, Rus birlikleri tarafından acımasızca [hunharca] katledildiler. Kuban’ın güneyine kaçan Çerkesler, Ruslarca yakılan eski köy arazilerinin yerinde kurulan yeni Rus köylerine saldırmaya ve baskınlar düzenlemeye başladılar. Hayvancılıkla uğraşan Çerkesler [Bu da doğru değil, Çerkesler göçebe değil, ana uğraşları Çerkesler tarım idi], Rus köylülerini esir alıp köle olarak satıyor, yağma yapıyor, Rus köylerini ve ekinleri yakıyor, Kazakların yaşamını çekilmez hale getiriyorlardı [Şimdi Rus kendi işlediği suçları barışçı Natuhay ve Şapsığlara yüklemeye çalışıyor]”. 160 yıldan beri Rusların söylediği, tekrarlayıp durduğu, başkalarını inandırmaya çalıştığı şey bu yalan. Peki doğru mu?.. (Kaynak – Ankara Rus Büyükelçisi Aleksey Yerhov’un demeçleri ve Karadeniz Kordon Hattı konulu Rusça yazılar)
Burada bir dezenformasyon (kötü niyet, yanlış bilgilendirme, tarih şaşırtması, karalama ve iftira) var.
Ruslar Karadeniz Kordon Hattının kuzeyine 1792-1793 yıllarında yerleşmeye başladılar. Daha önce Ruslar buralarda yoktular. Hat hazırlığı ve kale inşaatları ise, Rus yerleşiminden 15 yıl önce, 1778’de başladı. O tarihte hattın kuzeyinde askerler dışında bir sivil Rus nüfusu yoktu. Çerkesler Kuban’ın kuzeyine geçseler bile sadece Rus askerleriyle karşılaşabilirlerdi ve o yerler soykırım yoluyla Nogay (Tatar) nüfusundan temizlenmiş durumdaydı [Nogaylara yapılanın bir benzeri ve daha büyüğü 1864’te Şapsığ, Vıbıh ve Abzahlara uygulanacaktı].
1790’larda Kuban’ın güneyinde, Natuhay ve Şapsığ gibi kölelik karşıtı, tarım, hayvancılık, arıcılık, denizcilik ve balıkçılıkla geçimlerini sağlayan, atölye üretimi, sanat ve altın işlemeciliği alanında ileri gitmiş, gelişmiş ve demokratik düzenleri olan büyük Adıge toplulukları yaşıyordu, daha doğuda da Bjeduğ ve K’emguy gibi sakin ve barışçı, Rus yanlısı olan ve beyler (pşı) tarafından yönetilen Adıge kabileleri bulunuyordu. İçlerinde köle avcısı (tüccar ve insan avcısı) gruplar bulunan Abzah ve Vıbıhlar ise, o tarihlerde Rus sınırından uzaklarda idiler. Köle avcıları [pis kişiler] Ruslarla barış içindeki kabilelerin toprakları üzerinden geçmeden Rus köylerine ulaşamazlardı. Ayrıca Türklerce aranan kızlar, esirler, Rus ya da diğer milliyetlerden kızlar değil, uysal Adıge ve Gürcü kızları idi. Görülüyor ki, Rusların yazdığı senaryo tarihsel gerçeklere uyuşmuyor.
Sinsi Abzah köle avcıları, avladıkları insanları (ki bunlar çoğunca Abhaz, Abazin ve Çerkes kızlarıydı) yaz mevsiminde, karların erimesiyle açılan gizli dağ geçitlerinden geçirerek Vıbıh limanlarına götürüyor ve Osmanlı esir tüccarlarına satıyorlardı. Geçitlerin doğu yakasından köle getiren pis Abzah avcılar, genellikle, geçitlerin batısındaki pis Vıbıhların damatları oluyorlardı. Küçük ölçekli ve yaz mevsimiyle sınırlı bir esir ticareti sirkülasyonu vardı, ekonomik değeri büyük olamazdı.
1992’de Adıge Bilimsel Araştırma Enstitüsü Müdürü Mekule Cebrail, Leğonaka Yaylasına giderken, yolda Belaya (Şhaguaşe) Irmağının sol yakasında, orman içinde kalmış olan eski Abzah esir pazarı yerini bana ve T’eşu Yasin Çelikkıran’a eliyle işaret ederek göstermişti. Çerkes esir satışı konusunda Sefer Berzeg’in yayımladığı “Kafkasya Gerçeği” dergisinde (Özellikle Cigetlerle ilgili makalede) geniş bilgiler vardır. Daha eskiden gürbüz oğlan çocukları da satılıyordu. Bunlar eski Mısır Memluk Ordusunda asker, Osmanlı’da da, önemli ölçüde bey (vali, eşraf, kadı) ve paşaların gelecekteki akıllı ve yakışıklı damat adayları oluyorlardı.
Bu tür küçük ölçekli olaylar, küçük boyutlu insan kaçakçılığı, büyük bir savaşın, soykırım, etnik temizlik ve toplu sürgünün gerekçesi olamaz. 2-3 milyon insan o yolla, esir ticareti yoluyla mı geçiniyordu? Benzeri şeyleri Ruslar, Çeçenlere ve diğer halklara da yapıyorlardı. O dönemler insan kaçakçılığı ve satışı her yerde, Rusya’da da vardı. Örneğin, General Yemolov’un (karısı Azeri idi) ve Rus subaylarının Çeçen kadınlarını kaçırdıkları, sattıkları ve esir ticareti yaptıkları biliniyor (John F. Baddeley, Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil, s. 164).
***
Ruslar 1778’de Kuban’ın kuzeyinde 20’den fazla kale kurdular (bk. Tehlike Kuzeyden Geliyordu, mefenef.com). O tarihte, bir Adıge-Rus ya da Tatar-Rus savaşı yoktu, 1778’de o yerler bağımsız bir devlet olan Kırım Hanlığı’na aitti ve oralarda, kale inşaatlarında çalışan askerler, Rus inşaat birlikleri dışında yerleşik bir Rus nüfusu yoktu, o yerlerde yaşayan Nogay nüfus 1783’te son bireyine değin soykırıma uğramıştı. Sivil nüfus olarak Kuban’ın kuzeyinde, 1783 yılı öncesinde Nogay Tatarları ile daha az sayıda Adıgeler (Bjeduğlar, vb) bulunuyor, geçici olarak yazları hayvan otlatıyorlardı.
Ruslar, kale inşaatlarını, kendilerinin de bağımsız bir devlet olarak 1774 yılında resmen kabul ettikleri Kırım Devleti’ne ait topraklarda, izinsiz ve uluslararası hukuka aykırı olarak sürdürüyorlardı. Kuban’ın kuzeyindeki Rus kolonizasyonuna gelince, 1783 yılından, Kırım’ın ve oraya bağlı Kuzey Kuban’ın Rusya’ya ilhakından on yıl sonra, o yerler, 1792’de Çariçe II. Yekaterina tarafından “Çernomorya” (Karadeniz ülkesi) adı altında Kazaklara bağışlandı ve 1793’te de Yekaterinodar adıyla şimdiki Krasnodar kentinin temeli atıldı. Ayrıca Çernomorya’ya (Kuzey Kuban) ilk Kazak yerleşmeleri sırasında Adıge-Kazak ilişkileri dostaneydi (age; ayrıca Bartso Adam’ın Bjeduğ yöresi ve Bjıhakoye köyü tarihine ilişkin yazıları,”Чылэу Алыуарэ (Бжыхьэкъуае) ихъишъ”, Адыгэ макъ). Demek ki, Adıgeler saldırgan değildirler ve barışı arayan taraf idiler. Barışçı dönemde Adıgeler Kazaklara tarım ürünleri satıyor, onlardan sanayi (fabrika) malları alıyorlardı. Rus yayılmacı siyaseti Kazaklarla olan barışçı ilişkileri sonunda bozdu.
Ruslar gerçekleri söylemiyor ve değiştiriyorlar, saldırıları başlatanların kendileri olduğu gerçeğini, işledikleri cinayetleri, soykırım, etnik temizlik ve sürgün suçlarını, kasıtlı olarak gizlemeye çalışıyorlar. Bu, asırlardan beri değişmeyen bir Rus devlet politikası. Belirtelim, bağımsız kaynaklar bu tür Rus iddialarını asla inandırıcı bulmuyorlar.
Daha sonraları Rus saldırılarına karşı misilleme niteliğinde karşılıklı bazı olaylar yaşanmış olabilir. Bunlar doğaldır. Çünkü Rus saldırı ve tehdidi sürüyordu. Zayıf olan ve saldırıya uğrayan taraf Adıgelerdi. Bu gibi küçük olaylar, büyük bir savaşın, korkunç bir soykırım, etnik temizlik ve bir ulusu toptan bir üçüncü ülkeye (Osmanlı’ya) kovma ve yok etme politikalarının gerekçeleri olamazlar.
Murat Özden’in “Üçüncü Sürgün, Gönen – Manyas Çerkes Sürgünü” (2020) adlı yeni kitabında, 1919-1922 Türk-Yunan Savaşı sona erdikten sonra, 1923 yılında bile Çanakkale’den Muğla kıyılarına değin denizden, Yunan adalarından gelen silahlı çetelerin aralıksız Türk kıyılarına sızmakta, çatışmakta ve yağma yapmakta oldukları resmi belgelere dayalı olarak açıklanıyor. Bu tür sızmalar nedeniyle Türkiye, 1922 Mudanya Ateşkes Antlaşmasını bozmuş ve Yunanistan’a yeniden savaş açmış mıydı?..
Bunlar sınır polisiye olaylarından olabilir…
Türklerin Çerkesya’ya gelişi
Rus yayılması karşısında, paniğe kapılan Türkler, Çerkesya’ya gelerek, 1782’de Anapa Kalesini, ardından Sucuk-Kaleyi (Ṡemez) kurdular. Çerkeslerden kale kurulmasına muhalefet edenler de vardı. Türklerin amacı, Anapa’yı bir üs olarak kullanıp Çerkeslerin yardımıyla Kırım’ı Ruslardan geri almak ve Rusları Kafkasya’dan çıkarmaktı. Adıgeler ise, Ruslara karşı Türklerin desteğine gereksinim duyuyorlardı. Çünkü yalnız kalmışlardı, gerekli silah ve mühimmatı sadece Türklerden alabiliyorlardı.
Adıgeler, Rusların Kuban’ın kuzeyinde yaptıkları katliamları ve toprak gasplarını görmüşler ve sıranın kendilerine geleceğini anlamışlardı.
1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Adıgeler Türkleri desteklediler, Adıgeler savaşın ilk yıllarında başarı sağladılar, Anapa’ya yönelik iki saldırıyı püskürttüler. Bundan cesaret alan ve Adıge başarılarını kendi hanelerine yazan Türkler, Adıgelerin muhalefetine karşın, kırık dökük birliklerle, akıl dışı bir Doğu macerasına kalkıştılar ve şimdiki Çerkessk kenti yerinde yenilip panik halinde dağıldılar (1790). Ardından Anapa Rusların eline geçti (1791). Anapa, 1792 Yaş Barış Antlaşması ile Osmanlılara geri verildi. Ancak Ruslar öç alma ve gözdağı verme amacıyla Adıgelere saldırıp çok sayıda köyü ateşe verip yaktılar, önlerine çıkanları da doğradılar.
Bu tarihten sonra Adıgelerin Türklere güveni kalmadı.
1807’de ve 1828’de Anapa yeniden Rusların eline geçti, 1829’da Türkler Çerkesya’dan kesin olarak çekildiler.
19. yüzyıl Rus yayılması
Rusya 1801’de Doğu Gürcistan’ı (Kartlı – Kaheti Krallığı), 1806-1812 yılları arasında da Batı Gürcistan’ı (İmereti Krallığı – ve bu krallığa bağlı Mingrel ve Abhaz prensliklerini-), 1813’te şimdiki Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuzey bölümünü ve Dağıstan’ı ilhak etti. 1828’de İran’ı yenerek sınırlarını Aras Irmağına dayandırdı, 1829’da da Anapa ve Sucuk-Kale (Çerkesya) dahil Batum yakınlarına değin Karadeniz kıyılarını işgal edip ilhak etti.
Çerkesya’da Şapsığ, Natuhay ve Abzah yörelerinde demokratik bir düzen, eşitlikçi ve serbest köy sistemleri vardı. O dönemin ölçütlerine göre, önemli bir nüfus söz konusuydu (Rus istihbaratına göre, bu üç yörede, 1830 yılında 1 milyon üzeri bir nüfus vardı). Benzeri bir eşitlikçi yapı bir kısım Avarları ve Çeçenler arasında da vardı, ancak Avar ve Çeçen sistemi dini (şer’i) düzene, şeyhliğe (tarikata) dayanıyordu, ümmet anlayışı vardı, ülke ve ulus duygusu yoktu, Abzahlar arasında da benzeri bir şeriatçı sistem vardı ve güçlenmekteydi. Her köyün bir imamı (tarikat imamı) vardı, imamlar da baş imama (şeyhe) bağlıydılar, bu silsile içinde ruhban sınıfı köyleri yönetiyor ve vergi topluyordu. Demokratik değil, despotik bir dini yönetim vardı. Diğer yörelerde feodal ilişkiler vardı (Kabardey ve bağlı yerler, Dağıstan ve Çerkesya’nın bazı sınır kabileleri, vb). Söz gelişi her köyün bir beyi (pşı) ve beyin köleleri (pşıł), ayrıca köle olmayan, toprak ve mülk sahibi olan, at binme ve silah taşıma yetkisi olan bir köylü sınıfı (vork ve fekoł) vardı. Köyü bey yönetir, bey köylüden vergi, angarya hizmetleri (örn. Beyin konuklarını ağırlama, beyin buyurduğu işlerde çalışma zorunluluğu gibi) alırdı. Beyler Rusya yanlısı idiler.
Güney Kafkasya
Yeni işgal edilen Güney Kafkasya’da ve Dağıstan’da ise, köy üstü, il-ilçe (bölge) boyutunda, daha büyük feodal birimler, bölgesel prenslikler vardı ve bu feodal prenslikler daha güçlüydüler. Bölgesel prenslere bağlı köy beylerine de bazı ayrıcalıklar tanınıyordu. Prensler ve beyler, Rus yönetimi altına girmekle efendi değiştirme dışında, statülerini, ekonomik varlıklarını ve iç özerkliklerini güvence altına almış oluyorlardı. Prenslere Rus protokolünde ve ordusunda tuğgeneral rütbesi/ statüsü veriliyordu. Köy beylerine ise, daha az ayrıcalık tanınmıştı, ancak bey ailelerinin ve onlara ait köylerin adları resmi kayıtlara alınıyor, haç takıp Hıristiyan olmayı kabul eden bey çocukları askeri okullara kaydediliyor ve subay yapılıyorlardı. Feodal sistem gereği, sadece soylu olanlar subay olabiliyor ve at binebiliyorlardı. Osmanlı Devleti’nde ise farklı bir sistem vardı, köle biri yükselebilir, padişah damadı ve ordu komutanı olabilirdi.
Prensler ve halk Kafkasya’da İran ve Osmanlı yönetimlerinden memnun değildi, baskı ve daha ağır vergi nedeniyle Ruslar, o gibi yörelerde önemli direnişlerle karşılaşmadan yayıldılar.
Dikkat edilirse asıl direniş, vergi gelirlerine göz konan Avar, Çeçen ve Abzah din adamlarından ve vergi vermeye alışık olmayan Şapsığlardan geldi.
Ruslar 1837-39 yıllarında Karadeniz üzerinden çıkartmalar yaparak Çerkesya kıyılarını ele geçirdiler, Anapa’dan Gagra’ya uzanan Karadeniz Kıyısı boyunca Müstahkem bir hat (kıyı kordon hattı) kurdular. Hat, kıyı boyunca uzuyordu. Ruslar doğudan da batıya doğru yürüyüp Laba Irmağına ulaştılar. 1830’ların sonlarına doğru, doğuda, Laba-Kuban arası alanda etnik temizlik yaptılar. Adıgeler verimli topraklarla kaplı bu yöreye Base Ovası (Base Gubğo) diyorlardı. Bu yerlerde yaşayan kılıç artığı Adıge (Besleney, Mehoş, vb) kalıntıları ile dağ yamaçlarında, akarsu kaynakları bölümlerinde yaşayan barışçı, ama yağmacı Abazinleri (Abaza) dağlardan indirerek Kuban’ın kolları olan Küçük ve Büyük Zelençuk ırmakları vadilerine yerleştirdiler, ayrıca Kabardeyden buraya önemli bir Kabartay nüfus takviyesi de yapıldı.
1839 yılında Adıgeler hatlarla, karadan ve denizden tamamen kuşatılmış ve tam bir çember içine alınmış oldular.
Karşı saldırı ve parçalanma
1840 ilkbaharında Adıge kabileleri birleştiler, bazıları 10-15 bin kişilik birlikler halinde, kıyıdaki ve kordon (çevirme) hatlarındaki Rus kalelerine saldırdılar. Kalelerin bazılarını ele geçirdiler, bazıları da Ruslarca tahliye edildi. İlk şaşkınlıklarını atlatan Ruslar deniz yoluyla takviye alıp durumlarını yeniden güçlendirdiler. Bu arada Soçi, Novorossiysk ve Anapa geri alınamamıştı, bu yerler de dahil kıyı kesiminin tamamı, bir süre sonra yeniden Rusların eline geçti. Savaş sırasında ünlü komutan Şerełıko ailesinden Tığujıko Kızbeç (Şapsığ – Kazbek) başta çok sayıda yiğit komutan ve savaşçı yitirildi. Adıgeler dağlara çekilerek savunma hatları kurdular.
Batılı (İngiliz) ve Türk ajanlar, 1840 yılı öncesinde halk arasında dolaşıyor, Ruslara karşı ciddi bir Adıge harekatı olması durumunda ‘dış yardım geleceği’ biçiminde yalanlar uyduruyorr, halkı intihara kışkırtıyorlardı. Tabii ‘beklenen yardım’ 1840 yılı ve sonrasında gelmedi. Propagandacıların yalancı oldukları açığa çıktı. Bunun üzerine, Çerkesler saldırılarına son verip savunmaya çekildiler. Bu arada büyük bir insan kaybı da yaşadılar. Yiğit savaşçıların önemli bir bölümü yitirildi.
Bu tarihten 1848 yılına değin görece bir sükunet dönemi yaşandı. Adıge meclislerinde beka (ayakta kalma) sorunları görüşülürken, Konstantiniyye’ye (İstanbul) temsilci heyetleri gönderilir, yardım istenirken, doğuda Çeçenlerin bir kısmı şeriat bayrağı altında, İmam Gazi Muhammed ve Şeyh Şamil önderliğinde ayaklandı ve yeniden Mürid Savaşı (dini savaş) başladı (1830). Şamil 1848’de naiplerinden Muhammed Emin’i temsilcisi olarak Çerkesya’ya gönderdi. Din adamları yönlendirmesindeki Abzah yöresinde şeriat rejimi kuruldu, yöre Şamil’e bağlandı. Şapsığlarla Abzahlar arasında, zaman zaman sürtüşmeler de yaşandı. Şamil ve naibi Muhammed Emin, diğer Adıgeleri (Şapsığ, Natuhay ve Vıbıhları) pasif olmakla suçluyor, tüm Adıgeleri ve tüm Müslümanları, din uğruna ve tek bir bayrak altında savaşa çağırıyordu. Sonunda dini bayrak altında Abzah – Rus Savaşı başladı. Bunun bir sonucu olarak, Abzahlar arasında Adıgelik/ ulus (milliyet) ve ülke (vatan) bilinci zayıfladı, bunların yerini dini değerler, dini ideolojiler ve ümmet anlayışı aldı.
Daha önceleri, demokratik gelenek gereği, Adıgeler yurt toprağını kutsal sayıyor, yitirmemek için canlarını veriyorlardı. Dini ideoloji bu anlayışı sakatladı, 1880-1890’lardaki Türkiye’ye göçte de bu ideoloji etkili oldu, aldatılan on binlerce Adıge (özellikle Abzahlar), her şeylerini yok pahasına elden çıkararak, gönüllü olarak ve gemiler kiralayarak Doğu Kuban’dan, vatan toprağından ayrıldı ve Türkiye’ye göç etti. Ülke, Doğu Kuban yöresi, daha önce boşaltılmış Batı Kuban yöresi gibi (Belaya Nehrinin batısı) boşaldı ve bir Rus yöresine (ülkesine) dönüştü, örneğin yüz binlerce Abzah’tan geride sadece Hakurınehabl gibi bir köy kaldı (bk. Yedıc Nihai’nin “Къэгъэзэжь” [Dönüş] kitabı).
Dini ideolojiler ve ümmet anlayışı, işgale uğramamış Müslüman topraklarını ülke/Vatan (Dârülislam, Diyar-ı İslam) olarak kabul ediyor ve Peygamber’den örneklenme Diyar-ı İslam’a (vatana) hicreti (göç) savunuyorlar. Bir İslam yönetimi bulunmayan topraklar ise Dârülharp (yabancı ülke, “dârülküfür” ve “dârüşşirk”, “gâvur ülkesi”) sayılıyor.
Bu anlayışa göre Osmanlı ülkesi “Dârülislam, Diyar-ı İslam” (vatan) sayılıyor, Rusya (Kafkasya) ise Dârülharp (küfür diyarı) oluyordu, bu anlayışla Kafkasya’daki Adıge toprakları meşru ülke olmaktan çıkıyor, küfür diyarı/kafirlerin ülkesi oluyor ve terk ediliyordu. Abzah göç ideolojisinin temelinde bu anlayış yatıyordu. İslam’ın bu hatalı yorumu Adıge ulusunu ikinci kez vurmuştu: 1888-1890’lı yıllarda Doğu Kuban toprakları (Belaya Irmağı doğusundaki verimli topraklar) terk edilmiş ve yok pahasına Ruslara bırakılmıştı.
Ruslar 1851’de Naib’i yendiler. Bu tarihten sonra Naip Muhammed Emin ve Şeyh Şamil’in gücü kırıldı, onlar da diğer Adıgeler gibi savunmaya çekilmek zorunda kaldılar.
Naip şeriat mahkemeleri kurdurdu ve Rus esirlerden devşirme özel bir muhafız birliği (hassa ordusu) oluşturdu, Naip, Abzahlara da güvenmiyor olmalıydı, bu nedenle devşirme birlik kurma gereği duymuştu, idam ve el/kol kesme gibi sert cezalar uygulayarak Abzah yöresinde terör estirdi, sert bir otorite kurdu ve yöreyi Şamil’in dini devletine bağladı. Artık, Naip, kendi devşirme askerleri dahil herkese günde beş vakit namaz kıldırıyordu. Bu dini fanatizmi Abzahlar “Neib nemaz” (Naip Namazı) diye adlandırıyorlardı. Sonuç olarak Adıgeler parçalanmış, ikiye bölünmüş ve zayıflamış oldular. Sonunda bir bölüm Adıge ana kitleden kopmuş oldu.
Dünyadaki gelişmeler ve Kırım Savaşı
Osmanlı Devleti hariç, Avrupa’daki devletler 1814 yılında Viyana’da bir araya geldiler, devletlerin sınırlarında değişikliğe gitmeme, toprak ilhak etmeme, ezilen uluslara (azınlıklara) daha fazla özgürlük (özerklik) tanıma ve dünya düzeyinde köle ticaretini yasaklama gibi önemli kararlar aldılar. Osmanlı Devleti, çağrılara karşın, Eflak ve Boğdan (Romanya) için özerklik isterler, ‘vergi kaynağımız kurur’ diyerek Kongre’ye katılmamış, sonuçta bindiği dalı kendi kesmiş, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştu.
Sonuç olarak, Osmanlı’nın Avrupa sınırları uluslararası korumadan (Büyük devletlerin sınır garantisinden) yoksun kaldı, dış saldırı ve ilhaklara açık hale geldi. Bu büyük bir aymazlıktı. Bu örnekten, Osmanlı yöneticilerinin ne denli gerici, aç gözlü, kısır, dar görüşlü ve gelişimden habersiz kişiler olduklarını anlayabiliriz. Nitekim Ruslar Kafkasya ve Balkanlar’da Osmanlı Devleti’nin bu aymazlığından ve doğan fırsatlardan yararlanarak planlı bir biçimde genişlemelerini sürdürdüler. Çerkesya da bu politika bilmezliğin kurbanı olacaktı. Bu durum 1821 Mora Ayaklanması, 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı, Çerkesya olayı ve Yunan bağımsızlığı sonucu somutlaşmıştır.
***
1853’te Kırım Savaşı başladı. Savaşın çıkış nedeni, Karadeniz’de büyük bir Rus donanmasının ve Sivastopol’da da büyük bir Rus deniz üssünün kurulmuş ve bunun Akdeniz ve gerisindeki İngiliz-Fransız çıkarlarını tehdit edecek boyuta ulaşmış olmasıydı. Müttefikler – İngiltere ve Fransa – 1814 Viyana Kongresi kararları gereği Rusya’ya ilişkin toprak talebinde bulunmaktan kaçınıyorlardı, aksi takdirde Avusturya ve Prusya (Almanya), Rusya’nın yanında yer alabilecekti. Özellikle çok uluslu bir devlet olan Avusturya İmparatorluğu milliyetler ve sınır güvenliği konusunda çok titizdi. Nitekim, savaş üzerine Avusturya, Avrupa’daki Osmanlı-Rus sınırına hemen asker (barış gücü) sevk etti ve yerleştirdi. Bu nedenle Balkanlarda savaş olmadı.
Bunun üzerine yayılma işi müttefiklerce, Kongre kararları ile bağlı olmayan Osmanlı Devleti’ne bırakıldı. Türkler silahlandırıldılar. Türkler yayılma fırsatını benimsediler ve hemen Kafkasya’ya askeri valiler atadılar. Bu bağlamda Şeyh Şamil’e Kafkasya Genel Valisi unvanı verildi, Çerkesya Askeri Valiliğine de Sefer Paşa adıyla eski bir Rus subayı ve Heğake (ХэгъакIьэ) kabilesi köy beylerinden biri olan Zaneko Seferbıy’ı atadılar. Türkler bu kişilerin bitmişliğinin farkında değildiler. Sefer Paşa, İngilizlerin Anapa’yı Ruslardan alma önerisine karşı çıkarak büyük bir fırsatı, Çerkes sorununu Rusya’nın bir iç sorunu olmaktan çıkaracak ve Müttefik Devletlerin bir sorunu, uluslararası bir sorun haline getirecek olan bir fırsatı kaçıracaktı (W. Richmond, “Çerkes Soykırımı”, s. 82). Aymazlık içindeki Türkler, eski birer köle olarak Türklere satılan Vıbıh kökenli paşaları, yönetici olarak, katı şecere takipçisi Vıbıh yöresine, Soçi taraflarına yöneticiler olarak gönderdiler Vıbıhlar Soçi’de bu Türk paşalarını kibarca alaya aldılar ve paşalara, köle kardeşlerini satın alarak kölelikten kurtarmalarını önerdiler ve onları kardeşleri ile birlikte Konstantiniyye’ye yolcu ettiler. Tuapse’ye gelen Sefer Paşa’ya ise Şapsığlar itaat etmediler. Şapsığlar bir dış güce bağlanmayı istemiyor, gerçek bir dış yardım bekliyor, bağımsız bir Çerkes Devleti kurmak istiyorlardı. Şapsığlar Müttefiklerden (İngiliz ve Fransızlardan) yüz bulamadılar. ‘Vali’ Zaneko Seferbey de yalnız kaldı, bunun üzerine Tuapse’den ayrılarak eski memleketi olan Anapa taraflarına gitti ve orada taraftarlar buldu ve üslendi.
Kırım Savaşı’nın başlamasıyla Karadeniz kıyısındaki Rus kaleleri (Soçi’den Anapa’ya) Ruslar tarafından boşaltıldı.
Müttefikler Çerkeslerden süvari birlikleri oluşturup Ruslara saldırmalarını ve Sivastopol’daki birliklere katılmalarını istediler. Karşılığında ise hiçbir şey vermiyorlardı. Müttefikler için Çerkesler önemsiz ve denklem dışı bir güçtü. Örneğin, olmayacak şeyleri, süvari birlikleri ile saldırıya geçmelerini istiyorlardı. Çerkeslerin topçu birlikleri, topçu eğitimi almış erleri ve modern silahları yoktu. Bunlar olmadan ve Müttefiklerin destek gücü gelmeden deneyimli Rus birliklerine karşı bir süvari harekatı yürütülemezdi, intihar olurdu. Muhammed Emin ve Şeyh Şamil de aynı durumdaydı. Sınırlarda üstünlük Rus tarafındaydı. Gerilla savaşı bile verilemez olmuştu.
Durumu değerlendiren Rus komutanlığı, Çerkeslerin ve Şamil’in saldıramayacağını anladı, seçme ve eğitimli birliklerinin bir kısmını sınır hatlarından çekip kuzeye, Sivastopol’a ya da Türklerle savaşmak üzere güneye gönderdi. Ruslar Türkleri Kafkasya’dan kovacak ve müstahkem Kars kalesini alacaklardı. Kafkasya’da Türkler yenileceklerdi (http://www.cherkessia.net/makale_detay.php?id=3283).
Kafkasya’yı ilhak etme peşindeki Osmanlı Devleti doğudaki/Kafkasya’daki savaşlarda, komuta ve hızlı karar alma (komuta) yetersizlikleri nedeniyle, daha güçsüz Rus birlikleri karşısında üst üste yenildi ve Türk yayılma pojesi suya düştü.
Tutucu ve katı bir hükümdar olan Nikolay I, 2 Mart 1855’te öldü, yerine reform yanlısı oğlu II. Aleksandr tahta geçti. Yeni Çar ateşkes istedi, Müttefiklerin isteklerini kabul etti. 30 Mart 1856’da Paris Barış Antlaşması imzalandı.
Paris’te Adıgelerin kötü durumu söz konusu bile edilmedi. Adıgeler kötü kaderleriyle baş başa kaldılar ve ölüme terk edildiler.
Çerkes-Rus Savaşı ve ülkeden kovulma sürecinin başlaması
Adıge-Rus Savaşı’nın tarihi henüz ayrıntılı ve doğru yazılmamıştır. İngiliz tarihçi Allen’in dediği gibi, Çerkeslerin Özgürlük Mücadelesi Tarihi’nin belgeleri Rus askeri arşivindedir ve tarafsız bir yazarını beklemektedir (1828-1921 Türk – Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi W.E.D. Allen, Paul Muratoff).
Ancak Rus askeri arşivlerine ulaşmanın zor olduğu söyleniyor.
1856 Paris Barış Antlaşmasından sonra Ruslar, Adıgelere karşı ilerlemelerini sürdürdüler, Laba’dan batıya doğru ilerleyerek Belaya Irmağına (Şhaguaşe) ulaştılar, 1857’de Belaya Irmağı sağ kıyısında Maykop Kalesi’ni kurdular. Bu arada Kafkas Ordusu Kurmay Başkanı General Milyutin, 1857’de Çerkeslere boyun eğdirmek için, Çerkeslerin bir kısmının kuzeye, Don Nehri Havzasına (Donbass’a) sürülmeleri gerekeceğini yeni Çar II. Aleksandr’a gizli bir raporla bildirdi. Böylece strateji Adıgelerin aleyhine döndü. Ruslar artık Adıgelerin, özellikle de Şapsığların topraklarından sürülmelerini zorunlu buluyorlardı. Şapsığlar toplu bir dayanışma içinde topraklarını inatla koruyorlardı.
1860’da Ruslar, Belaya Irmağının sağ (doğu) yakası boyunca uzanan Beloreçensk Müstahkem Hattını kurdular, hat Şapsığ sınırının başladığı yerde değil, boyun eğmiş ve Rus yönetiminde olan Abzahya sınırının başladığı yerde kurulmuştu. Ruslar ikircikli hareket etmiş, Abzahları aldatıyor, bir yandan da Şapsığlara yönelik mengeneyi iyice sıkıştırıyorlardı.
Bu arada 1859’da Kuban ve Laba ırmakları solunda yaşayan Bjeduğ ve K’emguylar, vb ile dağlarda yaşayan Abzahlar ve diğer yöre kabileleri, 1860 yılında da kıyıda, Anapa ile Gelencik arasında yaşayan Natuhaylar Ruslara boyun eğdiler.
Daha batıda ve kıyıda yaşayan Şapsığlar ile Vıbıhlar direnişlerini sürdürdürüyorlardı.
Şapsığ direnişinin nedeni kuzeydeki Donbass’a sürüleceklerinii öğrenmiş olmalarına bağlanabilir. Kıyı nüfusu (Şapsığlar) Karadeniz, Azak Denizi ve Don Nehri su yoluyla, Ukrayna’daki Donbass’a taşınıp yerleştirilecekti. İlk Rus sürgün planı böyleydi. Devreye hemen fırsatçı Osmanlı Devleti girecekti.
Bir harita ve şunu diyen bir yazı 'Этническая карта Южного и Северокавказского Федеральных округов ASPUN ATEAHUM АНДкЫ SaMane татары Ажрбаюдканци Кубачинцы кабпрдиищы сченци-акииици аккинщы Табасораны Табосты Aryam Арчинцы Сельские епоселения,городские поселения, городские поселения, городские округа. По данным Всероссийской Переписи населения 2010 г.' görüntüsü olabilir
Tüm ifadeler:

9

 

 

Yorum Yap