Çerkesler: 21 Mayıs 1864’ten Günümüze…(1)

Çerkesler üzerine, özellikle Çerkeslerin Osmanlı topraklarına yerleştirilmeleri gibi konularda yazılmış çok sayıda yazı ve kitap var. Bu yazılar, Çerkesya’dan ya da Çerkesya’ya komşu diğer Kuzey Kafkasya yörelerinden  yapılmış olan dış göç olaylarını, Adıge soykırımı, etnik temizlik ve ülke dışına sürme (deportasyon) olayı ile aynı kategori içine almak istiyorlar. Bu tür değerlendirmelerde, bilgisizlik yanında, gerçeği değiştirme gibi bilinçli, sübjektif yaklaşım örnekleri de vardır. Örneğin, isteğe bağlı yer değiştirmeler bile, kimi yazarlar tarafından toplu sürgün olayı (deportasyon) imiş gibi gösteriliyorlar. Bu gibi durumlar, asıl soykırım ve sürgün alanını ve işlenmiş olan suçları görünmez yapmaya, Ruslar tarafında işlenmiş olan  haksızlıkları  küçültmeye ve gözlerden kaçırmaya yarıyorlar. Bu durum tarihsel  gerçeklere aykırı düşüyor.

Baştan belirteyim, soykırım ve sürgün olayı, 1864’teki Bağımsız Çerkesya’nın, sınırları öncesinden (1862’de) çizilen bir alanı ve bu alandaki nüfusa karşı işlenmiştir. Bu alan ve nüfus, Karadeniz kıyıları ile bitişik bir alan ve bu alanda  yaşayan nüfustur. Bu alanda 5 Adıge-Çerkes topluluğu yaşıyordu – Şapsığlar, Natuhaylay, Vıbıhlar, Cıhlar (Ciget) ve Abzahlar. Sözü edilen alandaki Dağlı (Çerkes)  nüfusunun ‘göç ettirilmesi içerikli ve 10 Mayıs 1862 tarihli bir Rus Hükümet kararı çıkarıldı ve Kuban Ordusu Komutanlığına tebliğ edildi”. Bu alan dışındaki Çerkeslere ya da diğer Kuzey Kafkasya halklarına karşı, bu tarz  bir  göç ettirme kararı tebliğ edilmedi ve o halklara karşı bir askeri harekat da yapılmadı. O halkların (Kabartay, Karaçay, Oset, İnguş, vd) boyun eğmeleri yeterli bulundu. Karadeniz kıyılarında yaşayan Adıgelerin ise, Rusya’nın gelecekteki çıkarları açısından sürülmeleri zorunlu görüldü.

Zorunlu göç ettirme/ toplu sürgün ile isteğe bağlı göç arasındaki temel fark budur. Bu ikisini karıştırmamak gerekir, karıştırmak Rus tarafının lehine bir tutum olur. Rus tarafı, Çerkeslere soykırım ve zorunlu göç uygulanmadığı, Çerkeslerin Rus idaresi altında yaşamayı istemediği, 2 milyon gibi bir insan topluluğunun Karadeniz’i aşıp kendi isteğiyle Osmanlı topraklarına göç ettiği iddiasındadır.

Üzülerek belirtmemiz gerekir ki, birçok Adıge yazarı da, soruna yüzeysel bakıyor, kurulmuş tuzakları göremiyor ve kolaycı yazılar yazıyor. İsim belirtmeye gerek yok. Örneği bol.

Ancak, Batı’da yazılmış, bazıları Türkçe’ye çevrilmiş ciddi araştırma ürünü kitap ve  yazılar da vardır: John F. Baddeley‘in “Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil” kitabı;  W. E. D. Allen ve ölü Paul Muratoff’un  “Kafkas Harekatı 1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi” adlı kitabı bunlardandır. Ancak Allen’in  kitabının  çeviri dili, uzman elinden çıkmadığı için iyi değil. Teknik hataları da var. Örneğin,  “Abadzeh” için  “Abzah” denecek yerde “Abaza” deniyor, Abzah ile Abaza’yı (Abazin) karıştırılıyor. Bu nedenle çevirinin “Birinci Kitap” bölümünü, daha iyi anlaşılması için, “Allen ve Muratoff’un gözüyle “Kafkasya ve Kafkasyalılar” (1,2,3,4) adı altında Cherkessia.net’de özetlemiştim. Ancak, daha başka çalışmalarım nedeniyle, özetlemeye ara vermiş bulunuyorum.

Bir de Vikipedi’nin Adıge Cumhuriyeti ve diğer maddelerinde de önemli bilgiler veriliyor. Bundan sonra olumlu yazıların çoğalacağını umuyorum. Bunun bir örneği olarak, Dr. Walter Richmond’un “Çerkes Soykırımı” adlı kitabının Erdoğan Boz tarafından yapılan çevirisini gösterebilirim (Ocak 2018).

Ancak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın 1,5 milyar diye sayısı ile övündüğü İslam Dünyasından olumlu tek bir çıt bile yok. Paraya ve çıkara takılı kalmış kof bir sayı söz konusu olmalı. İsrail örneği bile kimsenin umurunda değil.

Yine de, Adıge ya da Çerkes sorunu açığa çıkmaya, bulanıklık ve sis dağılmaya, bilimsel ve gerçekçi bir yaklaşım belirmeye başlamıştır, diyebiliriz. Ancak başkalarından önce kendimize güvenmeyi başarmalıyız. Çünkü sorunun sahibi   olanlar biziz.

Adıgeler şöyle derler: “Sahibi başında olmayan atı köpekler yer” (Зышъхьэ щымыIэм иш хьамэ ашхы).

Sessiz kaldığımızda, bıraktığımız boşluk, doğal olarak başkaları tarafından doldurulmak istenecektir. Bu bir fizik kanunu.

Bu bakımdan ciddi, bilinçli ve dürüst olmamız, sahte kahramanlık heveslerine kapılmamamız gerekiyor.

İsteğe bağlı göçler

Bu noktada şunun da altını önemle çizmek isterim. Bu da şudur: 1864’te, dediğimiz gibi, Adıgelerin hepsi değil,  çoğu – 1,5 ila 2 milyon kadarı askeri operasyona hedef oldu ve ülke dışına sürüldü. Sürülmeyen kesim de var. Sürülmeyen kesim, Kuban’ın Orta Sol kıyısında yaşayan Bjeduğlar ile Maykop’un solundan akan Belaya Irmağı (Şhaguaşe) doğusunda yaşayan Çerkeslerdir. Bu kesim Çerkesleri, Kabartaylar ve diğerleri  (Abazinler, Besleneyler), 1860 yılında ve sonrasında, Rusya ile Osmanlı Devleti arasında varılan anlaşmalar gereği, sağlanan kolaylıklar yardımıyla  Türkiye’ye göç etmişlerdir. Osmanlı, bu tür Adıge-Çerkes göçleri, uluslararası hukukun tanımına girsin girmesin iskanlı göçmen statüleriyle kabul etmiştir. Bu da Adıge ulusunu vurmuştur.

Osmanlı, Adıgelerin ülkelerini terk edip Türkiye’ye gelmelerini, Adıgeleri kullanmayı istiyordu. Elbette kendisinden yararlanmayı istediğin insanlara, karşılık olarak bir şeyler vermek gerekiyordu. İskanlı göçmen statüsünü de bu yönleriyle değerlendirmek gerekir.

Bu tür göçler, 1864 yılı sonrasında da, her iki devletin ajan ve  işbirlikçileri kullanılarak, Türkiye’ye yönelik  yoğun  göçler yaptırılmıştır. Ayrıca aristokratlar (özellikle Kabardey beyleri)  ve din adamları (efendiler) öncülüğünde yapılan gönüllü göçler de vardır, bu tür göçler dış sürgün (deportasyon) kategorisinde yer almaz.

Zorunlu göçler ya da sürgün

Sonuç olarak, Rusya’nın resmi sürgün politikası  Adıgelerin bir bölümüne, yukarıda saydığımız 5 topluluğa ya da kabileye  yönelik olarak uygulanmıştır. Bu 5 kabilenin şu anki  nüfusu diasporada büyük çoğunluktur, ama bu nüfustan kişiler  anayurdunda kalmamış gibidir.

Örneğin, günümüz dil gerçeğine dönersek, diasporadaki Kabardeyler ortak Kabartay edebiyat dilini izleyebiliyorlar. Bu nedenle çeviri kolaylığı var. Ama diasporada çoğunluk Şapsığca  konuşuyor. Adıge edebiyat dili ise K’emguy lehçesine dayanıyor. Bu da çeviri zorluğu yaratıyor, Rusça ve İngilizce çevirilerden yararlanıyor, bu da mevcudun azıyla yetinme ve gerileme sonucunu getiriyor, ayrıca, K’emguyca modern Adıge şarkılarını anlayamama gibi bir duruma, bir kültürel kopukluğa yol açıyor.

Bu acı gerçeği de bilmek durumundayız.  Tarih ve bilim dünyası Karadeniz kıyısındaki barışçı ve demokrat Adıgelerin yurtlarından toplu halde sürüldüklerini, bu arada en az 625,000 Çerkes’in katledildiğini   biliyor (W. Richmond, “Çerkes Soykırımı”, s. 123). Bunu kimse yadsıyamaz.  Gerçekleri değiştirme ya da saptırma olanağı kalmamıştır. Gürcistan Parlamentosu 20 Mayıs 2011’de Çerkes Soykırımını tanımıştır. Kuşkusuz, er geç  bunun gerisi de gelecektir.

Deportasyon ve Sürgün nedir?

Soykırım ve etnik temizlik, adı üstünde insanlığa karşı işlenmiş suçlardandır ve zaman aşımına tabi değildir. Bu tür suçları askerler (generaller) ve onlardan destek alan paramiliter güçler işlerler, temelinde yağma ve zararlı görülen toplulukları yok etme  amacı yatar. Çerkes soykırımı suçunu Rus askerleri ile işbirlikçileri olan Kazaklar (Kosak) birlikte işlediler. Bu suçu işleyenler arasında işbirlikçi  soydaş alaylar da vardı. Bu nedenle terimlerin  yeniden tanımlanmasına gerek görmüyorum.

Ancak soykırım sorumluları olarak bugünkü nesilleri suçlayamayız. Suçlular çoktan ölmüş bulunuyorlar. Ancak politik anlamda Ruslar, yöneticileri ve kimi “Rus aydınları” tarihleriyle yüzleşmiyor, pişmanlık duymuyor, işlenmiş cinayetleri kabullenmeye yanaşmıyorlar. Prof. Dr. Valeri Tişkov ve diplomat Aleksey Yerhov örnekleri ortada.

Deportasyon (ülke dışına sürülme olayı), Uluslararası Hukuk ve Avrupa Birliği Roma Antlaşması hükümlerine göre, insanlığa karşı işlenmiş olan ve zaman aşımına uğramayan suçlardandır. Şimdi Hollanda La Haye’de bir Uluslararası Ceza Mahkemesi vardır, yakalama, kovuşturma kararları almakta  ve yargılama yapmaktadır. Ancak, yargılama geçmiş dönemlere  yönelik işlemediği için, uzak geçmişe ilişkin  yargılama yoluna gidilememektedir. İkinci Dünya Savaşı ve Birleşmiş Milletler (BM) kuruluş tarihi sonrası ile ilişkili yargılama yapmaktadır. Bu durumda, bizler açısından sadece tarihsel anlamda adalet aranabilir. Bu gerçeği de iyi bilmeli ve akıntıya karşı kürek çekme durumlarına düşmemeliyiz.

İç sürün

İç sürgün olayları  tartışmalıdır. Osmanlı Devleti 1915’te Ermeni nüfusu Anadolu topraklarından, yine kendine bağlı Arap topraklarına, bugünkü Suriye ve Lübnan’a sürmüştür. Sürgün süreci askerler ve  fanatik ve yağmacı Müslüman paramiliter (yarı askeri) güçler denetiminde yürütüldüğü için, çok sayıda sivil  öldürülmüş, tecavüze uğramış, katliamın boyutu büyümüştür. Türkiye, bunu bir soykırım olarak kabul etmemektedir.

Bir sürgün olayının suç kapsamına girmesi için, bir ulusal topluluğun yaşadığı ülkenin, yörenin sınırları dışına ya da  bir ikinci ülkeye zorla ve savaşla bağlantılı olarak sürülmesi  gerekir. Bu bağlamda iç sürgünü de, bir insanlık suçu olarak görmek gerekir. Günümüzde ibre suç sayma yönüne doğru kayıyor, olumlu bir gelişme.

Gerçeği söylemek gerekirse, bir halk ya da ulus toptan suç işlemez ve suçlanamaz, birlikte işlenen suç vardır, ama cezanın bireyselliği (şahsiliği) ilkesi de vardır. Sonuç olarak suçlu birey, suçsuz birey vardır, hepsini aynı kefeye koyamayız.

Soykırım, etnik temizlik ve toplu sürgün

Karadeniz yöresi Adıgelerine uygulanan sürgün politikası, tartışmasız bir dış ülkeye sürülme olayını (deportasyon)  yansıtıyor. Sürülmeyi kabul ettirmek ya da ülkelerini terke zorlamak için yüz binlerce insanın öldürülmesi, kadınlara tecavüz edilmesi ve yağma suçları işlenmesi gerekmiştir. Rus politikacı ve görevliler ne derlerse desinler bu gerçeği kimse  değiştiremez, belgeler ortadadır. Sürgün alanı kapsamındaki Anayurt toprağında  sıfır nüfus kalmış olmasına karşın, diasporada milyonları bulan bir Adıge nüfusun bulunması bunun bir kanıtıdır.

Konuyu biraz açalım:  1860’larda Bağımsız Adıge Ülkesi’nin/ Çerkesya’nın sınırları  kuzeyde Kuban Irmağından güneyde Bzıb Irmağına  değin uzanıyordu. Kıyı şeridi Rus işgali altındaydı. Şeridin  hemen doğusunda yükselen sıradağlarda ve  ötesinde (daha doğuda) yerli Adıge/Çerkes toplulukları olan Natuhay, Şapsığ, Vıbıh, Cıh (Ciget) ve Abzah toplulukları  yaşıyorlardı. Bu insanların hepsi 1864’te son bireyine değin toprağından sökülüp Türkiye’ye sürüldü. Bu nüfusun küçük bir bölümünün doğudaki  Kuban Oblastına gidip yerleşmesine izin verildi. Bu 5 yöre kökenli nüfustan  3’ü -Şapsığ,  Abzah ve Vıbıhlar, 1861-1864 döneminin Bağımsız Adıge/Çerkes ülkesini oluşturuyordu. Daha doğudaki eski Çerkes (Kuban) ve Kuzey Kafkasya yöreleri (Terek-Kabardey) ise, yukarıda belirttiğimiz gibi Rus işgali altındaydı. Bu 3 yöre ya da Bağımsız Çerkesya ve onlarla birlikte Natuhay ve Cıh yöreleri de, dış sürgünün hedefi oldu; Rusya, stratejik nedenlerle, boyun eğmiş ya da eğmemiş bütün Karadeniz kıyılarını yerli Çerkes nüfusundan temizleme ve oralara Rus nüfusunu yerleştirmr kararını almıştı. Ülke, Rus hükümetinin aldığı 10 Mayıs 1862 tarihli bir karar gereği, Rus birliklerince kuzeyden ve doğudan kuşatma altına alındı, ülkesini adım adım savunmakta olan Çerkesler, batıya,  kıyıya doğru sürüldü. Bu savaş süreci içinde sivil halka karşı, sistemli olarak soykırım ve etnik temizlik suçları işlendi, 1864 yılında kıyıda  toplanma zorunda kalan halk, gemilere doldurularak, bir dış ülkeye, Türkiye’ye sürüldü ve bu arada değişik nitelikte savaş suçları da işlendi. Bu suçların hepsi, tartışmasız bir biçimde ve hukuki olarak soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamına giriyor.

Bunun tartışılması bile artık  ayıp.

Abzahlar sorunu

Kuban ve Laba ırmakları solundaki ovalarda barınan Bjeduğ, K’emguy, Besleney, Mahoş, Mamhığ, Yecerıkuay, Kuban Kabardeyleri ve diğer  Adıge toplulukları, 1859’da, Rusya’ya  bağlılık yeminleri vererek boyun eğmişlerdi. İşin ilginci Abzahlar da Aralık 1859’da Baş EfendiŞeyh Şamil‘in naibi (temsilcisi)  Muhammed Emin’in ve diğer alt kademe efendilerin (yefendi/ mollalar) ve köy muhtarlarının öncülüğünde Rus yönetimine bağlılık yemini verdiler. Abzahlar şeriat hukuku ile yönetiliyorlardı. Bu nedenle geleneğin yerini büyük ölçüde dini değerler (Arap – Türk değerleri) almıştı ve dini önderlere (efendilere, Baş Efendi- Muhammed Emin’e ve Baş İmam Şamil’e) sorgulamasız itaat etme vardı. Aynı ideoloji ve dinci değerlerin kalıntıları, gerek anayurtta ve gerekse diasporada, çeşitli görünümler altında, azalmış da olsa, özellikle Abzahlar arasında görülmektedir. Son dönemde Türkiye’de ve Kafkasya’da Afrika’daki Müslüman köylerde su kuyuları açtırma kampanyası moda olmuştur, kampanya dinci-sağcı medya (televizyonlar) ve İslamcı örgütler tarafından desteklenmektedir. Bu gibi yardımların insani yardım kapsamına girmesi için Müslüman olmayan köylerde de artezyenler açılması, baskı gören topluluklara yardım edilmesi gerekmez mi?..

1859 sonbaharında Abzahların  boyun eğmiş olmasına karşın, 1860 yılında Ruslar, Maykop’un solundan akan Belaya Irmağının sağ yakası boyunca (Rus tarafında)  Beloreçensk Müstahkem Hattı‘nı kurdular. Bu hat, Maykop’un batısında, Abzah sınırının  başladığı yerde kurulmuştu. Hat, Abzahları düşman Şapsığların saldırılarına karşı koruma altına almıyor, Abzahları  Rusya sınırının dışında ve korumasız bırakıyordu. Aslında hattın  Abzah topraklarının sona erdiği, bittiği yerde, Rusya’nın savaştığı  Şapsığların sınırının başladığı yerde kurulması gerekirdi. Hat, Abzah yöresini  Şapsığ saldırılarına açık hale getiriyor ve korumuyordu. Bu da, daha 1860 yılında, Rusların, kendi yurttaşları  olan ve Şamil’e bağlanmakla kadim Adıge geleneğini bozmuş  olan  Abzahlara karşı dürüst olmadıklarını ve onları  oyaladıklarını,  aslında Abzahları da  yok etme niyeti taşıdıklarını kanıtlıyor. İşleri bitince ya da hat inşaatı tamamlanınca, General Evdokimov, 1861’de Abzahlara saldırdı. Rus yazarlar ve tarihçiler bu gibi durumlara değinmiyor ya da durumu çarpıtıyorlar. Beloreçensk Müstahkem Hattı, Abzahları Rus sınırının dışında, Şapsığ tarafında tutarken, korumazken, diğer boyun eğmiş  Adıge kabilelerini (Bjeduğ, K’emguyları, vd) koruyordu. Sonuç olarak  Abzah yöresinde Şapsığ ve Vıbıh ajanlar, savaş kışkırtıcıları cirit atmaya başlamışlardı.

Abzah yöresinin stratejik önemi

Abzah ülkesi (yöresi)  stratejik bir konumda idi, Abzahlar  eski Adıgey’in (Çerkesya’nın) merkezinde yaşıyorlardı ve  büyük bir topluluk idiler, sayıları tahminen 500 bin dolayındaydı. Sayı 1830 yılında, 30 yıl önce, Rus istihbarat subayı Novitski‘nin keşif raporunda 260 bin olarak gösterilmişti (*). Bu büyük sayılarıyla Abzahlar, yerlerinde kalırlarsa, Abzah yöresi, diğer Adıgeler ve diaspora için bir çekim merkezi, bir sığınma yeri ve bir toplanma alanı olacaktı. Nitekim akıllı bir kişi, bir emperyalist lider olan İmparator II. Aleksandr bunu okumuş ve Çerkesya topraklarını Rusya’ya kazandırmak istemiş olmalı ki, Eylül 1861’de son noktayı koydu,  Adıge temsilcilerin yüzlerine karşı ve  kesin olarak, Abzah yöresini de etnik temizlik ve sürgünün uygulanacağı alanın içinde olduğunu söyledi, “Abzahlar, ya Türkiye’ye gidersiniz ya da gösterdiğimiz yerlere yerleşirsiniz, düşünmeniz için size bir ay süre veriyorum. Kararınızı General Evdokimov’a bildirirsiniz”, dedi. Böylece sürgün alanı kesinlik kazanmış oldu.

Daha sonra

1880’lerde Abzah yöresi bir çekim merkezi olacağına, tam tersi, bir dağıtım merkezi oldu. 1880’lerde itibari (varsayımsal) bir sayıyla 160 bin gibi bir nüfus, kendi isteğiyle Türkiye’ye göç etti.

Abzahlar ve Şapsığlar, Çar’ın  Kuban ve Laba düzlüklerine göç etmeleri önerisini olumlu karşılamış olsalardı, en azından zaman kazanılacak ve belki büyük Çerkes  soykırımı hiç yaşanmayacaktı. Adıgeler  Çar’ın önerisini olumlu karşılamış ya da esneklik göstermiş  olsalardı, hem vakit kazanmış olacak ve hem de artan sayıda Kafkasya’da ve Ukrayna’da kalmış olacaklardı.

Politik konjonktürün değişmesi durumunda da eski yerlerine dönebileceklerdi. Örneğin, 1930’larda ve 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Türkiye’de, doğudan batıya sürülen Kürt grupların ve aşiretlerin liderleri, konjonktür değişince, bir bölümleriyle eski yerlerine dönmüşlerdir. Dönmemiş olanlar da İç Anadolu ve diğer Anadolu  yörelerinde kalmışlardır.

Rus emperyalist iddialarının aksine, Adıge yörelerinin hiçbiri, 1860’larda Rusya için herhangi bir tehlike oluşturmuyordu. Rus, ırkçı ve dinci emellerle, aslında stratejik ve kolonyalist nedenlerle, öncesinden Çerkesya toprağına göz koymuştu. Çerkesler kuşkusuz bunu okudular, ama siyaset bilmediklerinden (apolitik olduklarından) çıkış yollarını bulamadılar.

 

Etnik temizlik kavramı

Etnik temizlik, bir etnik yöreyi silah zoruyla yerli nüfusundan arındırma olayıdır ve tartışmasız bir insanlık suçudur, soykırım ve toplu sürgün olayı ile  iç içe uygulanan bir olgudur, Adıgelere, ABD’de bazı Kızılderili topluluklara ve daha başka birçok topluluğa uygulanmıştır. 1860’lı yıllarda da  söz konusu 5 yöre Adıgelerine (Çerkeslere) – Şapsığ, Abzah, Vıbıh, Cıh ve Natuhaylara karşı işlenmiş, bu yöreler yerli nüfustan tamamen temizlenmiştir. Ki, bu topluluklardan Natuhay ve Cıhlar son savaşa da katılmamışlardı. Natuhay’da Rus askeri idaresi vardı. Diğer yöreler bağımsızdı.

Adıgelere uygulanan dış sürgün yanında,  iç sürgün de var mıydı?

Uluslararası hukuk deportasyonu, yani bir ülkeden ikinci bir ülkeye –egemen tarafın zorlamasıyla- yaptırılmış olan göçü ya da sürgünü tanımlıyor ve bir insanlık suçu  olarak kabul ediyor. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı yoktur. Yukarıda belirtildiği gibi deportasyon savaş içinde ve savaşla bağlantılı olarak gerçekleştirilir.

Bir de etnosid – kültürel soykırım vardır. Örneğin, Şamil-Muhammed Emin yönetimi, Abzahlara ve Çeçenlere kültürel soykırım uygulamış, yerel kültürel değerleri, tapınma, tıp gibi yerel tedavi yöntemlerini yasaklamış, akraba evliliğini serbest bırakmış, poligamiyi (çok karılılığı) yasal saymıştır. Şeriat mahkemeleri bunların bazılarını cezalandırmış, bazılarını da (4 kadınla evlenmeye, sınırsız sayıda köle kadınla nikahsız  cinsel ilişkiye, amca, dayı, hala ve teyze gibi yakın akraba çocukların birbirleriyle  evlenmelerine) izin tanımıştır. Oysa demokratik Adıgelerde akraba çocukları birbirlerini kardeş görür ve asla evlenmezlerdi. Bu nedenle akraba kızlar ve erkekler birbirlerinden kaçmazlar, birbirlerine itimat ederlerdi.

Başka bir örnek, iki ülke arasında ve barışçı bir ortamda yapılmış olan, ama zorla uygulanan ve deportasyon biçimli  nüfus mübadeleleri de vardır. Nüfus mübadeleleri, ölüm olmaması dışında, uygulanış yönünden dış sürgünün daha yumuşamış şeklidir. Barış zamanında Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan 1923-1927  “Ahali mübadelesi”   bunun bilinen bir örneğidir, mübadele 4-5 yıllık bir zamana yayılarak  uygulanmış, 2 milyon üzeri insan yer değiştirmiştir. Adıgeler ise, 1863-1864’te  Rusya’dan zaman koparmayı başaramamışlardır.  Sürgün sırasında Adıge topluluklarına en çok bir ay hazırlanma süresi veriliyordu. Mübadelenin – yerel nüfusun onayı alınmadan yapılmış olması nedeniyle – insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamına girmesi gerekir, ancak bildiğim kadarıyla, mübadeleler henüz uluslararası suç kapsamına alınmış değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında da birçok yerde nüfus değiştirme olayları yaşanmıştır. Ancak bu ülkeler AB üyesi olduklarından artık gidip gelme ve dönüş engelleri sorun olmaktan çıkmıştır.

Mantıklı düşünecek olursak, iki devlet anlaşmıştır denerek, insanların doğduğu topraklardan zorla gönderilmeleri deportasyon dışı bir olay olarak açıklanabilir mi?.. Örneğin, Milat öncesinden beri Karadeniz kıyısında yaşayan, o yerde bir imparatorluk kurmuş, o toprakların yerlisi  olan Pontusluların, bir Hıristiyan-Müslüman ayrımına kurban edilerek Yunanistan’a gönderilmeleri olayı, adil ve hukuka uygun olabilir mi?..

Ancak konumuz o değil.

Adıgelere etnik temizliğin uygulanış biçimi

1862-1863 yılları boyunca süren, anlaşmalar sonucu 1863 yılı sonbaharında duran, 1864 yılı ilkbaharında başlayan ve Haziran ayı sonlarına değin süren ve Karadeniz kıyılarına akan yüz binler insan, 3-4 ay gibi çok kısa bir süre içinde gemilere doldurularak Osmanlı’nın Karadeniz kıyılarına boşaltıldı. Sonuç olarak, Karadeniz kıyıları ile kıyı boyunca uzanan sıradağların doğusunda bulunan Abzah yöresi (Абдзэхэ шъолъырыр), yerli nüfusundan tamamen arındırıldı. Emre uymayanların birçoğu  öldürüldü ve cesetler uçurumlardan aşağılara atıldı ya da oldukları yerlerde terk edildi. Abzah ve Karadeniz yöreleri köyleri, bütün halinde Rus askerlerince ateşe verilip yakıldı. Bir ülke son yerleşimine değin yok edildi. Köy yakmaları, ormanlarda saklanan sivil nüfusun eve dönüşünü engellemek içindi.

Bunlar yapılırken, Rus askeri sınırı ilerletiliyor, Adıgelerden temizlenen yerlerde devlet desteğiyle  Kazak stanitsaları (askeri köy ve kasabaları) kuruluyor, Çerkeslerden yağmalanan gıda maddeleri ve hayvanlar sanitsalardaki yeni yerleşimcilere, askerlere, Kazaklara dağıtılıyordu.

İşgal komutanlığı tarafından yerli nüfusa, ülkesini terk etmesi, Türkiye’ye  göç etmesi emri iletilmişti. Halkın Rus topraklarına göç etmesi için gerekli koşullar yoktu. Gösterilen yerler büyük bir nüfus için yetersizdi, ailelere verilen toprak da, bir Rus ailesine verilenden 4-5 misli daha azdı. Bu koşullarda, zorunlu olarak Türkiye’ye göç edilecekti. 1863 yılı sonbaharında ilkin Abzahlar ve ardından Şapsığlar ile Rus komutanlığı arasında ateşkes sağlandı. Böylece öldürmeler durdu ve kış süresince Rus birlikleri kışlalarına çekildiler. Bazıları kışın da savaş olduğunu yazıyor. Doğru değil. İstisnai durumlar dışında Rus askeri kışın kışlasına çekilirdi.  Abzahlara, kış koşulları gereği  13 Şubat 1864; Şapsığlara da 18 Mart 1864 günü akşamına değin köylerinde kalma izni verildi. Şapsığlar anlaşmaya bağlı kaldılar, Abzahların bazıları, örneğin  (Tubeliler), 13 Şubat 1864’te verilen sürenin bitmesine rağmen yerlerinden ayrılmadılar, bunun üzerine Rus askeri birlikleri harekete geçtiler,  bunu gören Tubeliler  boyun eğdiler ve Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldılar. Benzeri bir direniş girişimi Soçi yakınlarındaki Aibga köyünde de yaşanmış, ama işe yaramamış, köy halkı, 24 Mayıs 1864’te  Türkiye’ye göç etmeyi kabul etmiş ve göç etmiştir.

Ruslar Kafkasya’nın fethini 2 Haziran 1864’te (eski takvim 21 Mayıs 1864), Kbaada Yaylasında bir dini ve askeri yürüyüş töreni düzenleyerek kutlamışlardır.

Rus yönetimindeki Kuban Oblastına göç

1862 yılında Karadeniz yörelerinden, İmparator’un izin vermesi üzerine, Kuban Oblastında (vilayet) Rusların gösterdiği yerlere  bazı göçler yapıldığına ilişkin kayıtlar vardır. Kuban’a  göç politik bir taktikti. Ayrıca göç için koşullar elverişli değildi. Ailelere yeterli toprak, otlak ve baltalık orman verilmiyordu. Örneğin, bir Kazak yerleşimci aileye 33 desyatin (360 dönüm) arazi verilirken, bir Adıge ailesine 7 desyatin (76 dönüm) veriliyordu, belirgin bir ayırımcılık ve aşağılanma durumu vardı (Kadircan Kaflı, Şimalî Kafkasya, İstanbul, 1942). Bu da Adıge ailelerini Kazaklara bağımlı kılıyor (yarıcı, kiracı, gündelikçi ve ırgat) durumuna düşürüyordu. Bu durun 1877’de huzursuzluğa yol açacak, 1880’lerde efendilerin (mollaların) yönlendirmesiyle Türkiye’ye yönelik yoğun bir Adıge/Abzah göçü başlayacaktı.

1860’larda Bağımsız Adıge Ülkesi nüfusu için Türkiye de, Rusya da ikinci ülke konumundaydı. Sonuç olarak, Adıgelere karşı Ortaçağ uygulamalarından da daha vahşi bir program (politika) uygulandı. Ortaçağ’da, işgal edilen bir ülkenin nüfus dokusu, bir ölçüde de olsa korunur, yaşlılar, çocuk ve kadınlar öldürülmez, özellikle vergi ve gelir kaynakları kurutulmak istenmezdi. Rus uygulaması Ortaçağ vahşetini de aşmıştı: Bir ülke, bir devlet ve bir ulus yok edildi. Dr. Richmond‘un Tiflis’teki Rus askeri arşiv belgelerine dayalı araştırmasına göre, General Evdokimov‘un operasyonları sırasında 625.000 üzeri Çerkes yok edildi.

Rus bu vahşeti gizlemek için zorlanıyor: Prof. Dr. Valeri Tişkov, Ankara’daki Rus Büyükelçi Aleksey Yerhov‘un tek yanlı yazı ve demeçleri bunun tipik örnekleri. Bunlar gerçeği çarpıtıyorlar. Ancak bu gibi kişilerin söyledikleri gerçeği değiştirmeye yetmiyor, onları hiçbir  bağımsız kaynak doğrulamıyor.

Gerçek şudur: Rusya bir ülkeyi – 1864 yılı Çerkesya’sını – kendi yerli nüfusundan bütünüyle arındırdı ve yok etti. Tarihi Çerkes ülkesi Rus nüfusu ile doldurdu. Rusya, o yörede 1924’te Lenin‘in kurulmasına izin verdiği küçücük bir Şapsığ özerkliğine bile katlanamadı. Orasını da tehlikeli bulmuş olmalı.

Modern zamanların ilk soykırımı

Bilim insanı Dr. Walter Richmond, Çerkes soykırımının “modern zamanların ilk soykırım ve etnik temizlik olayı olduğuna inanıyorum” diyor ve akademisyenlerin “insanlık tarihini yazarken nüfusu ne olursa olsun hiçbir halkı göz ardı etmemeleri gerektiğini” söylüyor (Dr. Walter Richmond ile Söyleşi, 8 Nisan 2011, Cherkessia.net).

Bu saygın bilim insanına, “Doğru ile Eğri” yazarı Prof. Dr. İ. Kustenko’ya,“Çerkesya Gönül Yaram” kitabının yazarı T. Polovinkina’ya ve onlar gibi değerli bilim insanlarına, tarih ve insanlık hak ettikleri değeri, elbette bir gün verecektir, inanıyorum onlar adına insanlık anıtları dikilecektir. Adıge genç kuşakları da, doğruları araştıran ve ortaya koyan bu değerli bilim insanlarını hiçbir zaman unutmayacaktır.

1860’larda politik durum

1862-1864 yılları arasında Karadeniz kıyılarından doğuya göç ettirilen bir bölüm Adıge’nin şimdiki Adıge Cumhuriyeti arazisine ve çevresine (Belaya ve Laba ırmakları arasındaki düzlüklere) yerleştirildiğini biliyoruz.  Bu yer, bir bölümüyle 1857’den, bir bölümüyle de 1859’dan beri Rusya toprağı olmuştu ve oradaki Adıgeler en son 1859’da Rusya’ya bağlılık yemini vererek Rus yurttaşı olmuşlardı. Batıdan gelip bu yöreye yerleşme olayını bir  iç sürgün olayı olarak göremeyiz. Çünkü Beloreçensk Hattı’nın batısı egemen Adıge toprağı, doğusu da Rus toprağı idi, dolayısıyla Rus yönetimindeki bir bölgeye sığınmacı gibi bir göç söz konusu idi. Ancak durum bakış açısına göre farklı değerlendirilebilir.

Bu açıklamaya şu nedenle gerek görüyoruz: Söz konusu Roma Antlaşması, dış sürgünü insanlığa karşı işlenen suçlardan biri olarak kabul ediyor, ama iç sürgün konusunda henüz bir görüş  birliği oluşmamış. Ancak bir insan topluluğunu hukuk dışı olarak bulunduğu yerden bir başka yöreye göç ettirilmesi de bir insanlık suçudur. Örneğin, Almanların Volga Alman Cumhuriyeti’nden, Tatarların Kırım’dan, Çeçenlerin, vd yurtlarından çıkarılıp sürülmeleri insanlık suçu kapsamına girer.  Ancak, böylesine sürgünleri iç sorun sayma eğilimi de var. Örneğin Çin, bu yakınlarda Arakan Müslümanlarına karşı işlenen suçları “iç sorun” diye niteleyerek  BM Güvenlik Konseyi’nin yaptırım kararı almasını  veto etti. Kendisinin de Müslüman nüfusa baskı uyguladığı suçlamaları var. Bu gibi özel durumlar objektif davranışları engelliyor.

1860-1864 arası, Kafkasya’da, birbiriyle savaşan iki bağımsız devlet var: Çerkesya ve Rusya. Burada da devletten devlete – Çerkesya’dan Rusya’ya, Rusya’nın Kuban Oblastına, eski bir Çerkes arazisine – göç söz konusu. Rusya, gönülsüz de olsa, isteyenlerin Kuban’a göç edebileceğini söylüyordu. Bunu belirtmemiz gerekir.

1864 yılına değin Adıgey (Çerkesya ya da Circassia), politik anlamda egemen bir ülke idi, Rus askeri ve idari otoritesi, yönetimi altında değildi. Ya da hiçbir ülkeye bağlı değildi. Dış dünya artık bu gerçeği kabul ediyor. 1863-1864 yıllarına değin egemen/bağımsız bir ülke olan Adıge/Çerkesya ülkesi, Rus istilası sonucu yok edildi, sadece ulusun egemenliği, devleti değil,  ulusun kendisi ve  ülkesi de yok edildi, ülkenin etnik kimliği değiştirildi, Novorossiya (Yeni Rusya) sayıldı ve Rus nüfusla dolduruldu. Eski ülkenin etnik  nüfusu ise bir ikinci ya da üçüncü ülkeye silah gücüyle ve toptan sürüldü.

Bu, bir ulusa karşı işlenmiş bir yok etme, bir soykırımı olayıdır.

Sonuç olarak, bağımsız bir ülke, devleti ve halkı tarihten silinmiş oldu. Bu gerçeğin tartışılacak, eksiği aranacak bir yanı olamaz. Gerçek, tüm çıplaklığıyla ortada. Binlerce yıllık bir geçmişi olan bağımsız bir ülkenin yok edilmesi ve halkının başka bir ülkeye ya da ülkelere sürülmesi olayı, soykırım dışında, daha başka nasıl açıklanabilir ki?..

1860’lardaki uygulamalar

1860’lı yıllarda Adıge Ülkesi nüfusu 2 milyon kadardı. Bu nüfusun kaba tahminle en az 500 binden çoğu, bazı Adıge yazarlara göre savaş sırasında ölmüş olarak kabul ediliyor. Adıge kaynakları böyle yazıyorlardı. Ancak Tiflis’teki Rus askeri arşiv belgelerine dayanan  Dr. Richmond’a göre, Evdokimov’un operasyonları sırasında en az 625.000 Çerkes öldü (Çerkes Soykırımı, s. 123). Sağ kalan nüfusun ezici çoğunluğu Türkiye’ye gönderildi. Daha küçük bir nüfus da -Maykop kenti solundan akan – Belaya Irmağı (Şhaguaşe) ile daha doğudaki Laba ırmakları arasındaki düzlüklere yerleştirildi. Bu son Adıge nüfusunun, çoğu Abzah,  40 bin dolayında olabileceğini düşünüyorum.

Şimdiki Adıgey ve Karaçay-Çerkes yörelerindeki eski yerleşik 60 bin Çerkes ile, Kabardey’deki 40 bin nüfusa, batıdan gelen 40 bin nüfusu da eklediğimizde, 1864’te Kafkasya’da toplam  140 bin  Adıge nüfusunun kalmış olduğunu söyleyebiliriz. Değişik kaynaklar da, aşağı yukarı bunu doğruluyor.

Ancak bu Adıge kalıntı (bakıye) topluluklarının  bir toprak birliği de kalmamıştı, birbirinden savrulmuş topluluklar söz konusuydu (Bak. Baştaki harita). Lenin iktidarı, 1920’lerde bu dağınık topluluklara Kabardey, Çerkes, Adıge ve Şapsığ adları altında 4 yöresel özerklik verdi. Bu dört etnik ad halen resmi olarak tanınıyor, ancak bazıları ortak “Çerkes” adı altında yazılalım diyerek, en küçük birim olan Şapsığlara vuruyorlar. Bakalım önümüzdeki sayımda Karadeniz kıyısı Şapsığları, daha önceleri olduğu gibi bu Rus oyununa gelecek mi?..

Bu son sürgün, yani Rus egemenliğindeki topraklara yerleştirilme durumu, ayrıntıları ve işin niteliğini bilmeyenler için bir ‘iç sürgün’ olayı olarak da algılanabilir, biz de bilmeyerek, önceleri öyle yazıyorduk. Ancak, işin derinliğine indikçe ve belgelere ulaştıkça yanıldığımızı anladık. Rus egemenliğindeki topraklara yerleştirilme olayı hukuken ve politik anlamda bir iç sürgün olayı olarak kabul edilemez, bu da bir dış sürgün/deportasyon olayıdır. Halka yerinde kalma hakkı tanınmadı.

Çünkü olay, istila yoluyla işgal edilen bir ülkenin (1864 yılı Adıgey’inin/Çerkesya’nın) halkını toprağından baskıyla çıkartma ve başka bir ülkeye (Rusya’ya ya da Rus yönetimindeki Kuban’a) yerleştirme söz konusu. Yine, politik olarak, bir ülkeden başka bir ülkeye sürülme olayı vardır.

İç sürgün olayları, örneklere bakarsak, ayaklanmaları bastırmak için ya da savaş sırasında  güvenlik önlemi olarak uygulanabiliyor. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ermenileri toptan sürülmüş ve mal varlıkları yağmalanmıştır. Bir iç sürgün olayı niteliğindeki bu olay, suçlu suçsuz, bir din ya da ırk topluluğunu hedef aldığı için, Batılı ülkelerin hemen tamamı tarafından soykırım olarak tanımlanmaktadır. Osmanlı’yı haklı bulan yoktur (belki Azerbaycan politik nedenlerle haklı bulabilir). Üstüne üstlük, savaş sona erdiğinde Ermenilerin evlerine dönmelerine izin verilmemiş, mal varlıkları geri verilmemiş ya da tazmin edilmemiş, mal kapanın elinde kalmıştır. Bu çirkin olaya “Çerkes” başlığı altında Adıgeleri de bulaştırmak isteyenler vardır. Öncelikle yabancıların Çerkes dediklerinin hepsi Adıgeler değildir. Birçok Adıge olmayan topluluk, Abaza-Abhazlar,  Çeçenler, Osetler ve Dağıstanlılar da yabancılar tarafında Çerkes olarak tanımlanabiliyorlar. Farklılığı belirtmek için, bu gibi nedenlerle  Çerkes yerine,  Adıge demeyi yeğliyoruz. Adıgelerin o sıralar, Ermeniler ve Rumlarla  ilişkileri iyiydi. 1915’te Ermenilerin yaşadıkları yerlerde Adıge sayısı yok gibiydi. Adıgeler, Orta ve Batı Anadolu ile Suriye ve Filistin’de yaşıyorlardı.

ABD ve Sovyetler’de sürgünler

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon asıllı ABD yurttaşları, güvenlik gerekçesiyle, Japon istilasına açık olan stratejik yerlerden, Pasifik kıyılarından doğuya, uzak iç bölgelere, kamplara taşındılar, savaştan sonra eski yerlerine geri getirildiler, mal varlıkları donduruldu, sonra kendilerine iade edildi, uğradıkları zararlar tazmin edildi. Aynı sıralarda 10 Sovyet ulus topluluğu toplu olarak –ırk esası üzerinden- ülkesinden sürüldü, bu 10 ulusun  5’i (Karaçay, Balkar, İnguş, Çeçen ve Kalmık), 1957’de devletçe eski topraklarına geri getirildi, özerk yönetimleri, sürülenler lehine olacak biçimde yeni baştan kuruldu, bunlar için yeni konutlar inşa edildi, konut ve iş sağlandı.

1999 yılında Kosova sürgününe kenarından tanık oldum. Yazlık ev ve bahçemin bulunduğu Erdek Tatlısu köyü Valtonoz Küme Evleri mevkiindeki kampa bir grup Kosovalı sığınmacı gelmişti. Devlet bunların pasaportlarını topladı, birer geçici belge verdi. Savaş bitene değin kampta kaldılar. Bu kişilerin geçimini BM üstlendi. Kosova’da barışın sağlanması üzerine, bu kişiler otobüslerle Balıkesir’e götürüldüler, ellerindeki geçici belgeler toplandı ve pasaportları geri verildi, Tatlısu köyüne geri getirildiler. Daha sonra, eşyalarını toplayıp BM korumasında Kosova’ya döndüler. Çoluk çocuk hepsi Türkçe ve Arnavutça konuşuyordu.

Bunlar yapılan ve  yapılması gerekli olan uygulama örneklerindendir, burada bir telafi durumu söz konusu. Ama Karadeniz kıyısı Adıgelerinin ve şimdiki Şapsığların uğradığı haksızlıklar telafi edilmiş, özerk yöreleri geri verilmiş değil. Bundan daha ileride söz edeceğiz.

Diğer 5 Sovyet halkının ise hakları iade edilmedi. Sibirya taraflarına sürülen Şapsığlara ne oldu? Bunu da bilemiyoruz. Günümüzde Gürcistan, 1940’larda sürülmüş olan Meskheti Türkleri’nin (Ahıskalılar) dönüşüne, Abhazya da Gürcülerin toplu dönüşüne sıcak bakmıyor. 1990’larda Abhazya’da yaklaşık 100 bin Abhaz’a karşılık, 240 bin Gürcü yaşıyordu. Benzeri çözülmemiş birçok insanlık sorunu bulunuyor.

Örnekleri çoğaltabiliriz.

Adıge soykırım, etnik temizlik ve dış sürgün olayı, yukarıdaki bütün bu örneklerden daha ağır ve daha zalimane bir biçimde gerçekleşmiştir.

(*) – гл.3. «Кубанские областные ведомости», No.38,1884.

(Devam edeceğiz)

 

 

 

Yorum Yap