Çerkesler: 21 Mayıs 1864’ten Günümüze – (4)

 

Uluslararası hukuka göre, bir etnik topluluk üzerinde özel yasaklamalar, örneğin dil yasağı gibi baskılar uygulanamaz, bu tür uygulamalar hukuk dışı sayılıyor ve  bir ülkenin bir iç sorun olarak görülmüyor. Aksine bir davranış kültürel soykırım tanımına girer ve hukuka aykırı düşer. Bütün ülkelerin hukuk kurallarına uymaları isteniyor. Bununla birlikte Türkiye’de Türkçe dışındaki dillere baskı uygulanıyor, örneğin Çerkesçe anadilinde eğitim halen sürdürülebilir değil, ama Rusya ve İsrail’de sınırlı da olsa,  Çerkesçe bir eğitim sistemi var, Yugoslavya’da da Adıgey’e dönüş, 1998 yılı öncesinde Adıgece/Çerkesçe devlet okulunda okutuluyordu. Türkiye tek değildi. Geçmişte de Sovyetler, İspanya, Romanya ve Bulgaristan’da  azınlıkların dil ve kültürlerine baskılar uygulanmıştı. Dillere ve etnik haklara ilişkin değişik tür ve düzeyde baskılar hala birçok ülke adına söz konusu.

Örneğin, Sovyetler’in Rusça’yı Rus olmayanlara dayatması gibi  olumsuz dil ve kültür politikaları vardı. Ayrıca, Rus etnik  nüfusu, Rus olmayan etnik yörelere devlet eliyle taşıyıp yerleştirme politikaları da vardı. Kolonizasyon, Stalin, özellikle de Kruşçev döneminde yoğunlaştırılmıştı. Bir Ruslaştırma ve Rus üstünlüğünü savunma politikası vardı. Ruslar kendilerini üstün, ağabey ulus olarak görüyorlardı, öyle yönlendiriliyorlardı. Bu politika  Sovyetleri kurtarmadı, aksine dağılmasına yol açan ana nedenlerden biri oldu. Sovyetlerin kurucu önderi Lenin‘in (1870-1924) önerdiği politika dil ve ulusların (milliyetlerin) eşitliği üzerine kurulmuştu. Dahası, büyük küçük tüm diller için alfabeler hazırlanmış, tüm azınlıklara kendi toprakları üzerinde özerklikler verilmişti. Büyük ile küçük arasındaki  dengeyi gözetmek, korumak için, Lenin  küçüğe daha fazla, büyüğün aleyhine  haklar vermek gerektiğini savunuyor ve bunu yaşama geçiriyordu. Şimdilerde ise, o görüşten  sapıldı ve durum hiç de iyi değil. Küçük halkların dilleri yok olmak üzere.

Örneğin, Rusya’da, 2018 yılında, Rusya Federasyonu okullarındaki öğrencilerin cumhuriyetlerin devlet dillerini öğrenmemelerine izin veren bir federal yasa kabul edildi. İsteyen öğrenci kendi anadilini öğrenebilecek, istemeyen öğrenmeyecek, ama her öğrenci Rusça öğrenmek zorunda olacak. Antidemokratik bir yasa. Federal merkez (Moskova) yerel yönetimlerin yetkilerini ellerinden almış bulunuyor.

Bulgaristan’da Todor Jivkov’un Müslüman/Türk adlarını ve Bulgar olmayanları Bulgarlaştırma, Türkçe konuşmayı yasaklama kampanyası, Müslüman nüfusu Türkiye’ye toplu göçe yöneltmiş, Bulgaristan gibi  küçük bir ülkeden 300 bin gibi bir sığınmacı kitle Türkiye’ye gelmişti. Rumen diktatör Çavuşesku’nun azınlıkları asimile etme girişimi, Sırp lider Slobodan Miloşeviç’in ‘Büyük Sırbistan’ politikası, Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te yaptırdığı katliamlar, NATO müdahalesi ile son verilen Kosova’dan Arnavutları toplu halde sürme (deportasyon) politikası, günümüzün en iyi bilinen suç ve baskı örneklerindendir. Dış müdahaleler sonucu  bazı soykırım girişimleri durdurulmuştur..

Günümüzdeki en kanlı soykırım örneklerinden biri de, çoğu Tutsi,  daha azı  Hutu 800 bin insanın öldürüldüğü Afrika Ruanda Soykırımı’dır. Başlatanların Fransız desteğiyle Hutular olduğu biliniyor. Fransa emperyalist elini Afrika’dan çekmiş değil. Oraları hala sömürüyor ve karıştırıyor.

19’uncu yüzyılda, 1860’larda ise, modern tarihin ilk soykırımı, yani Çerkes Soykırımı Rus İmparatorluk rejimince uygulandı, Dr. Richmond‘un Tiflis’teki Rus askeri arşiv belgelerinden saptadığına göre, 1860-1864 yılları arasında 625,000 Adıge-Çerkes öldürüldü. Çerkes soykırımı  diğer uğursuz soykırımlara model olmuş, ardından Ermeni ve  Yahudi soykırımları gelmiş, çoluk çocuk on milyonlarca insan, sırf başka bir ırk ve din mensubu olduğu için  katledilmiştir. Bu arada Endonezya katliamı gibi büyük boyutlu faşist, antikomünist  katliamlar da unutulmamalıdır.

Geçmişte ve günümüzde durum

Günümüzde bir etnik topluluğun dil ve kültürünü kullanması ve geliştirmesi, yukarıda değindiğimiz gibi, uluslararası hukuk tarafından savunulan ve desteklenen demokratik bir haktır, bu hakkı engelleme, ortadan kaldırma  amaçlı yasalar çıkarılamaz. Uluslararası hukuk, süreci böyle görüyor. Ama engeller aşılabilmiş değil. Özellikle Müslüman ülkelerin hemen hepsi (eski Sovyet cumhuriyetleri dışında) antidemokratik sistemlerle (şeriatla) yönetiliyor.

Türk ‘milliyetçilerinin’, ırkçı ve tutucuların görmek istemediği, ama çağımızın bir gerçeği de budur. İlave olarak, bizim ‘milliyetçilerimiz’ içinde, 1930’larda  yapıldığı gibi, hâlâ katliâmlar  yapılabileceğini sanan ve uygulanmasını öneren tehlikeli kişiler de vardır. CHP eski Genel Başkan yardımcısı Onur Öymen de öyle dememiş miydi Meclis’te, ‘Dersim Katliâmınına’ okey diyerek?.. İnönü‘nün torunu CHP milletvekili  Gülsün Bilgehan da, “Ne olmuş yani, birçok [Kürt] kız bitlerinden temizlendi ve iyi evlilikler yaptı” demişti. İş bu kadar basitti. Bazı Rus aileler, 1864’te Karadeniz kıyılarına yığılmış yüz binlerce Çerkes arasından bazı öksüz ve yetimleri acıyarak evlat edinmiş, bunların bazıları iyi evlilikler yapmış, bazıları da belediye başkanlığı gibi önemli görevlere gelmişti. Bu durum 625 bin ölü Çerkes’i ve yüz binlerce sürülmüş kişiyi geri getirmeye yarar mı,  bir ülke ve ulusun yok ediliş acısını dindirir mi?

1930’larda kitleler, topluluklar sessizce ortadan kaldırılabiliyordu. Daha da acı olan şey, o gibi olaylar ülkelerin bir iç sorunu imiş gibi algılanabiliyordu. 1938’de Hitler’e de göz yumulmuştu, sonuç on milyonlarca ölü. Örneğin, 1864’te de Çerkes Soykırımı ve deportasyonu seyredilmiş, 3-4 ay içinde koca bir ülkenin, Çerkesya’nın kimliği değiştirilmiş, koca Adıge ülkesi bir Rus ülkesine (Novorossiya) dönüştürülmüştü, olay Rusya’nın bir iç sorunu sayılıp geçiştirilmişti.  Oysa İngiliz istihbaratının uçan kuştan bile haberi vardı, neyin ne olduğunu biliyorlardı. İngiliz hükümeti bunun bir soykırım, etnik temizlik ve dış sürgün olayı olduğunu biliyordu. Osmanlı’nın da bunu bilmemesi olanaksızdı. İngiliz ve Fransız, Çerkes’i, Kırım Savaşı sonunda kurbanlık koyun gibi Rus’un önüne atmıştı. Çerkeslerin bilisizliği de bu olayda diğer bir  etkendi.

Türk’e gelince, cephelerde yenilmişti, ezikti, ama Müttefik gölgesine sığınarak bunu saklıyordu. Çerkesleri savunabilirdi, ama savunmadı. Aksine 1856 yılı sonrasında ve el altından Çerkesleri Ruslarla savaşa kışkırtmaya devam etti. Çıkarcı ve kötü niyetliydi. Büyük devletler öncelikle kendi çıkarlarını düşünürler.

Çerkeslerin hataları

Peki, Çerkeslerin hiç hataları yok muydu? Elbette vardı, haklı olduklarını söyleyerek başkalarından yardım ve adalet beklemek, yardım önerildiğinde de, bilisiz önderler eliyle sırt çevirmek, uzlaşma yollarını kapatmak, muhalif görüşlere izin vermemek, Natuhay’da olduğu gibi muhalifleri sessizce ortadan kaldırmak [http://www.cherkessia.net/makale_detay.php?id=3283], dünya gerçeklerini, politika ve diplomasiyi bilmemek  en büyük hataydı. Örneğin, “1834’te  çok sayıda Çerkes lider [General] Velyaminov ile kalıcı bir anlaşmaya oldukça yakındı fakat [İngiliz gezgin/ajan] Bell ve diğerleri bu liderlerin çabalarını sabote ettiler” (W. Richmond, “Çerkes Soykırımı”, s.70). Kırım Savaşı sırasında da, “Yazın İngilizler Anapa kalesini işgal etmeyi önerdiklerinde, Çerkes tarihindeki düşüncesizliklerin en büyüklerinden birisi olarak, Zanıko kendi halkını son uluslararası destekten de mahrum bıraktı. Eylül ayında ve yine Aralık ayında, kendisi saldırı düzenlemeye kalkışmışsa da, her iki seferinde de geri püskürtüldü” (age, s. 82).

Böylece, kısır görüşlü, eski Rus subayı, Xeğak’e kabilesi (*) eski beyi ve yeni Osmanlı paşası ve Çerkesya askeri valisi Zaneko Seferbıy, Çerkes sorununu Rusya’nın bir ‘iç sorunu’ olmaktan çıkarıp uluslararası bir sorun, Müttefik devletlerin sorunu haline getirme fırsatını kaçırmış oldu. Cehalet (bilisizlik)  ve apolitik olmak işte böyle bir şey.

Mahkemeler, yaptırımlar ve hak ihlalleri

Şimdi bir uluslararası hukuk, iletişim, demokratik  kamuoyu, önleyici yasalar, kuruluşlar ve yaptırımlar var. Bosna Savaşı suçlusu Sırplar ve diğerleri tutuklandılar, La Haye’deki Uluslararası Ceza Mahkemesinde (UCM)  yargılandılar ve cezalandırıldılar. 2003 yılından beri böyle bir mahkeme var ve  insanlığa karşı işlenmiş olan suçlara bakıyor ve suç işlemiş bireyleri cezalandırıyor. Ayrıca,  Strasbourg’da da bireysel ve siyasal hak ihlallerine bakan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bulunuyor. Türkiye’nin ve Rusya’nın AİHM ile başı dertte, sık sık tazminat ödemek zorunda kalıyorlar. Ama alınan kararları uygulamaktan kaçınabiliyorlar.

Yine de kıskaç kötülerin aleyhine gittikçe daralıyor.

Şu an birçok ülkede, uluslar arası suçlar işlenmeye devam ediliyor ve maalesef birçoğu kovuşturulamıyor. Çünkü BM ve AB gibi uluslararası kuruluşların izleme ve yaptırım gücü sınırlı. Büyük devletlerin harekete geçmeleri gerekiyor. Küçükler fazla etkili olamıyorlar. AİHM Avrupa Konseyi üyesi olmayan ülkelerden gelen başvurulara bakmıyor, yetkili değil. ABD, RF ve Çin gibi güçlü ülkeler bazı önemli demokratik öneri ve girişimleri BM Güvenlik Konseyi’nde veto ediyor, karar alınmasını engelliyorlar. Beş ülkenin (ABD, RF, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa) toplu ya da tek tek veto yetkisi var.

Aynı biçimde anadilinde eğitim de uluslararası anlamda tanınmış ve kabul görmüş demokratik haklardan. Ama  sorunlar devam ediyor.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı yasa düzenlemelerine ve haksızlıklara karşı Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ine (AİHM) başvuru yolu da var, ancak süreci işletmek için  dava açmak ve sürdürmek gerekiyor, bu da zor, uzun ve pahalı bir süreci gerektiriyor. Üstelik, 2003 yılında Kıbrıs’ta anlaşma fırsatı  kaçırıldığı için Türkçe AB’nin resmi dillerinden biri olamadı. Yabancı dil işlemi görüyor. Dava dosyasını tercüme ettirmek için para gerekiyor. Bak. https://mefenef.com/kibris-ve-mehmet-ali-guler-1009.html

Ayrıca, Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), La Haye’deki Uluslararası Ceza  Mahkemesi (UCM)  gibi tutuklama kararı alamıyor, hapis cezası veremiyor, tazminat dışı  cezai yaptırım uygulayamıyor. Ancak, yeniden yargılama  kararı verebiliyor. Bu da bir kazanım. Ayrıca üye ülkeler mahkemeleri tarafından verilen kararların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun olup olmadığına bakıyor ve karara bağlıyor, aykırı olanların iptalini ya da yeniden yargılama yapılmasını istiyor. Sözleşme bağlayıcı.

Geçmişe göre bunlar çok önemli gelişmeler. Geçmişte, 1860’larda 625 bin Çerkes katledilirken, bebekler süngülenirken bunların hiçbiri yoktu.

Demokratik süreci geliştirmek, daha geniş bir boyuta yaymak ve sorunları Birleşmiş Milletler platformuna taşımak isteyenler çoğalıyor. Uluslararası duyarlılık güçleniyor. Bu amaçla kurulmuş çok sayıda uluslararası örgüt ve kuruluş var.

Örneğin Rusya’ya, Kırım’ı ilhak etmesi nedeniyle  ABD ve AB tarafından ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulanıyor. Uygurlara, Sincan’daki azınlıklara ve Müslümanlara baskı uyguladığı suçlamalarıyla  Çin Hükümeti  kınanıyor, Çin’e karşı genel bir nefret oluşuyor, parlamenterler arasında  yaptırım önerileri konuşuluyor. Çin hükümetinin elbette Sincan Uygur Özerk Yöresi halklarına ve hiçbir halka baskı yapma, onların iç işlerine karışma yetkisi olmamalı.

Devletlerin çoğunda azınlıklar yararına tanınmış haklar Sovyetler, RF ve Çin örneklerinde görüldüğü gibi, konjonktüre göre kısıtlanıyor ve ihlal ediliyor. Bu da, bu gibi ülkeler anayasal sistemlerinin İsviçre ve ABD sistemleri gibi oturmuş olmadığını, anayasal hakların ihlal edildiğini, egemen ulus milliyetçiliğine yönelmeler bulunduğunu gösteriyor. Çağ dışı Orta Doğu ülkelerini ise söz konusu bile etmiyoruz. O gibi berbat ülkeler emperyalist ülkelerin arpalıkları.

Demokratik devletlere düşen görevler

Bu arada, azınlıktaki topluluğun örgütlenme, diğer ülkelerdeki soydaşları ile iletişim ve ilişki kurma ve dayanışma içine girme gibi demokratik haklarının bulunduğunu da söylemeliyiz. Azınlığın yerel ve ülke düzeyinde kendisini yönetmesi ya da merkezi yönetime katılması da tanınmış çağdaş demokratik norm ve haklar arasındadır. Bu tür haklar da engellenemez, yasaklanamaz. Bu tür haklar anayasalarda ve özel yasalarda belirtilmeli ve uygulanmalı.

Devletler bu gibi konularda kendi azınlıklarını baskı altına almakla değil, desteklemekle, gelişmelerine yardımcı olmakla  yükümlüler.

Ne yazık ki, bu ve benzeri haklar, başta Türkiye olmak üzere, birçok dünya, özellikle de Orta Doğu ülkesinde hâlâ kâğıt üzerinde. Ancak bu hep böyle süremez. Uluslararası hukuk ve dayanışma mutlaka başarıya ulaşacaktır. Buna inanmamak teslimiyeti baştan kabul etmek anlamına gelir.

Bir yerde, bir süreç sonunda gün ağaracak ve zulüm sona erecektir. Gelişim o yönde.

Sınırlı çözüm örnekleri

Olumsuz yanlarına karşın, azınlık hakları ve bu arada azınlık dilleri sorunu, Irak, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Filipinler, Çin ve daha birçok Doğu ülkesinde, değişik düzeylerde de olsa bir çözüm çizgisine ulaşmıştır, diyebiliriz. Bu ülkeler batılı değerlerle az çok tanışmış ülkeler. Ancak çözülmesi gereken daha çok sayıda sorun var.

Batılı demokrasileri söz konusu etmiyorum. Onlar asgari hakları tanımış bulunuyorlar. Ama yeterli değil.

Çözüme karşı olanlar, gerici sayısı çok. Değişik ülkelerde azınlıklara tanınan hakları çok bulan ve asimilasyon politikalarını savunan  ırkçı ve yabancı düşmanı gerici güçler (partiler, örgüt ve çevreler) bulunuyor.

Buna karşın, bütün gelişmiş ve demokratik ülkeler, daha doğrusu yeryüzü ülkelerinin çok büyük bir çoğunluğu, kendi azınlıklarını ve azınlık dillerini koruma altına almış, o dillere kağıt üzerinde de olsa, resmi dil statüleri vermiş bulunuyorlar. Azınlık dili karşıtı politikalar giderek zayıflıyor ve artık açıktan sürdürülemiyor. Bunun geriye dönüşü olamaz, geriye dönüş, tarihsel evrim yasalarına aykırı düşer (Motorlu araçlar  yerine, at ve at arabasına dönülemeyeceği gibi). Bir hak kazanıldı mı kitleselleşir.

Dünyadaki gelişmeler; kazanımları koruma, geliştirme ve haksızlıklara bir son verme doğrultusunda ilerliyor. 50 yıl önce, birkaçı dışında  Afrika ülkelerinin hemen hepsi sömürgeydi, 1991 yılında 14 Sovyet cumhuriyeti Rus, 7 Yugoslav  cumhuriyeti (yöresi) de Sırp zulmü altında inliyordu, şimdi hepsi bağımsız. Irak’ta da Kürtlere gaz atılıyor, katlediliyor, yüz binler kaçışıyor, sığınacak bir liman arıyordu. Şimdi Irak bir federasyon ve Irak Kürdistan’ı da onun bir parçası, azınlıktaki Türkmence, Asurice ve Ermenice de yöresel resmi dillerden.

Avrupa’da da Bask, Katalan, Galiç, İskoç, Gal, vb topluluklar toparlanma süreçleri içinde. Cornwal  (Cornish) ve Manx dilleri yaşama iade edilmek isteniyor. Şili’de tükenmekte olan Kawésqar gibi birkaç konuşanı kalmış küçücük diller bile canlandırılmak isteniyor, bu iş için  Şili bütçesinden para ayrılıyor. Aç gözlü ırkçı ve asimilasyoncu  iktidarlar daha önce bu türden programlara para ayırır mıydı? Milliyetçi Anayasa Mahkemesi engeline karşın Fransa’da da bölgesel diller yeniden değer kazanıyor. Irkçılık ve aşağılık duyguları zayıflıyor.

Böylesine bir küresel gelişim süreci içine girmiş bulunuyoruz.

Süreç, bir yönüyle daha iyiye ve daha güzele doğru ilerliyor.

Ama bazıları, bazı diller bu gelişim süreci  tamamlana değin ayakta kalabilecekler mi?..

Bizler sürecin neresindeyiz ve ne yapıyoruz?.. İsrail dışında Adıge çocukları kendi ulusuna yabancılaşma süreci içinde. RF’deki cumhuriyetlerde anadilleri için ölüm çanları çalmak üzere. Diri kalmak için, ulusun  önlem alma yetkisinin bulunması gerekiyor. Ama o yetki yok. Önce o yetki alınmalı.

Yeni anayasa

Yeni Türkiye anayasası çağdaş gelişmeler ve normlar (değerler) ışığında hazırlanmalı, ama ortada onu gerçekleştirecek koşullar, irade ve güç yok. Yeni anayasa üst kimlik olarak, yineleyelim, ülke (Türkiye Cumhuriyeti) yurttaşlığını esas almalı, alt kimlikler olarak da milliyetleri, din ve mezhep gruplarını benimsemeli. Alt kimliklerin hukuksal eşitliği  esas olmalı. Demokratik normlar bunu gerektirir.

Ülkeye güven esasına dayanan bir demokrasi gelmeli. Irk, milliyet, sınıf ve zümre üstünlüğü (vesayeti) reddedilmeli.

Böyle bir anayasayı halk kabul edebilir, ama bunu CHP, AKP ve MHP gibi Türk milliyetçisi politik partilere kabul ettirmek zor olur.  İç ve uluslararası koşulların zorlaması gerekir. İslamcı/Türkçü AKP, Türk ırkçısı MHP ve Türkçü CHP’ye göre üst kimlik Türk milliyeti/ulusu olmalı, Kürt, Laz, Arap, Çerkes ve diğerleri Türk üst kimliğinin tamamlayıcı parçaları ve  alt (hemşehri)  kimlikler olarak kalmalı, diyorlar. Sosyoloji bilimine aykırı bir yaklaşım. Böyle bir yaklaşımın bilimsel bir temeli yoktur. Tamamen politik ve ideolojik bir yaklaşım. Sonuç olarak, demokratik çözümsüzlüğü getirir. CHP’nin sol ve demokrat bir kanadı var, zayıf, gelişebilir mi, parti ileride demokratik normları  benimseyebilir mi? Bilemiyoruz. Sabıkalı bir parti. Kürt ve Türk solu tabanlı HDP ve diğer sol (emekçi) partiler ise, ileri demokratik bir anayasayı öteden beri savunuyorlar.

Çağımızda, etnik sorunlar silâhla değil, barışçı yöntemlerle, görüşmeler ve uzlaşmalar yoluyla, tüm gruplara  evrensel demokratik hakların tanınması ve demokratikleşmeyle çözülüyor.

Demokratik bir anayasa ve demokratik çözümler konusunda AKP-MHP iktidarı son derece isteksiz. Bu nedenle başarı şansı şu sıralar yok gibi.

Öte yandan anayasalar her görüşün temsil edildiği hükümet ve kurucu meclisler tarafından hazırlanır ve öncelikle kamuoyu tartışmasına açılır, ardından halk oyuna sunulur. Örneğin, sosyalist görüşler hiçbir zaman hükümet ve kurucu meclis bağlamında temsil edilmedi, aksine anayasa hazırlanırken susturuldular, tutuklandılar. Oysa anayasanın, geniş bir özgürlük ve tartışma ortamında, her görüşün temsil edildiği hükümet ve kurucu meclisler tarafından hazırlanması gerekirdi. Böyle bir süreç, bir mutabakat (anlaşma)   izlenmemiş, asker, daha doğrusu ABD güdümlü faşist cunta neyi önermişse, tartışmasız  o şey  kabul ettirilmiştir. ‘Kurucu meclis’ denen şeyleri de, halk değil askerler belirlemiştir.

CHP’nin tutumu

Türkiye’deki ırkçı geçmiş, önce İttihat – Terakki, ardından CHP kaynaklı. Onlar topluma çok acı çektirdiler. Bütün gelmiş geçmiş parti ve iktidarlar aynı ırkçı kökene bağlı olarak günümüze gelmişlerdir. Hala egemenler. Diğerlerine gelişme fırsatı tanınmamıştır. Halk bir umut olarak ve ortanın solu diyerek, 1973’te Ecevit’e büyük bir oy verdi ve CHP’yi birinci parti yaptı (% 33). İdare edemedi, oportünist siyasete yöneldi, Erbakan’la kurduğu  koalisyonu bir düşüncesizlikle bozdu, Demirel önderliğindeki milliyetçi cephe hükümetlerini ülkenin başına sardı. 1977’de seçmen yine Ecevit  dedi, yüzde 41 üzeri oy verdi ve 213 milletvekili çıkardı, iktidar için 13 milletvekili daha gerekiyordu. Sabırsız Ecevit, “Ülkenin beklemeye tahammülü yok” diyerek, aceleci davrandı, 13 eksiği Süleyman Demirel’in Adalet partisinden devşirdi. Ayrıca, kendisine destek veren sol ve gençlik kesimi için de “Gölge etmesinler, başka ihsan istemez” dedi, şımarık, faşizanca ve itici bir tutum takındı. Çökmüş bir ekonomi, bölünmüş ve patlamaya hazır bir Türkiye devraldı. Sol kesimi de eliyle itmiş oldu.

1978’de, daha önce de belirttiğimiz gibi, bir piyango, son bir kurtuluş reçetesi gibi Ecevit’e  AB’den üyelik daveti geldiEcevit, her ne hikmetse bunu kavrayamadı, düşüncesizlik etti, fırsatı ayağıyla tepti, bindiği dalı kesti, Amerikancılara ve onların darbecilerine yolu açmış oldu. Bu da iyi bir hatip ve demagog olmasına karşın, aslında sığ görüşlü ve cahil (bilisiz) biri olduğunu kanıtlıyor.

1979’da Demirel de, dinci Erbakan’ın engeli yüzünden AB üyeliği  fırsatını kaçırdı. Ecevit ve Demirel’in  uluslararası gelişmeleri okuyamadıkları, çapsız kişiler oldukları anlaşılıyor.

Şimdi bu sığ politikaların acısı çekiliyor. Gerisi 12 Eylül Amerikancı darbe ve faşizm oldu.

Şimdi, bu sığ anlayışlar aşılmış olabilir mi?  2003’te Kıbrıs’ta çözüm, AB üyeliği  fırsatı  aynı milliyetçi, gerici dürtülerle tepildi. Acısı halen çekiliyor. Bak. https://mefenef.com/kibris-ve-mehmet-ali-guler-1009.html

Üretimi olmayan bir ülke ABD, AB ve Çin gibi devlerle aşık atabilir mi?..

CHP ve demokrasi

CHP’nin kendisine gelirsek, sosyolojik anlamda olsun etnik grupların varlığını kabul etmiyor. Tarihi ve sosyolojik gerçekleri yadsıyor. Türk üst kimliğini, milliyetçi ayrımcılığı, ırkçılığı savunuyor, o konuda ısrarcı. Oysa o kimlikler tarihi kimlikler, Osmanlı’dan miras, devralınma. Bir zenginlik ve güç kaynağı. Kurtuluş Savaşı o kimlikler yardımıyla başarıya ulaştı. Aksi takdirde ufalanmış, ABD tarafından Türkler lehine revize edilmiş olmasına karşın, bir bölümü Yunanistan’a kaptırılmış bir Türkiye geride kalırdı. CHP, diğer sağ partiler gibi, sadece, her ne demekse, bireysel anlamda kültürel çalışmalara izin verilmeli, diyor. Ama, Alevilere  Cemevi konusunda destek (tanıma ve tahsisat sağlama) açıklamaları yapıyor. Dinsel eşitlik anlayışına evet, etnik eşitliğe hayır, diyor. Elbette cemevlerine  destek verilmeli, bir eşitsizlik, bir haksızlık durumu giderilmeli. Ama eşitlik birine değil hepsine verilmeli. Romanya bütün azınlıkları anayasal olarak tanıdı ve destek veriyor. CHP, çözümü bireysel haklarla sınırlı tutma yanlısı, faşizan bir tutum. Bu tutum  şu anlama geliyor: Kendisine Çerkes diyen birileri var, kabul,  bunlar dans edebilir, düğün dernek toplanabilir, bahar şenlikleri, festivaller düzenleyebilirler, bu kadar, fazlası olmaz, çünkü Türkiye’de topluluk olarak Çerkesler, Kürtler  ya da başka adlarla anılan  topluluklar yoktur, yaşamıyorlar, yaşamaları da kabul edilemez. Çünkü ülkede sadece Türk ulusu (milliyeti) vardır. Halk da bu yolla ve  bir ölçüde zehirlenmiş. Böyle bir demokrasi anlayışı olabilir mi? Franco’ya, faşizme göre olabilir.  Şeflik, Atatürk ve İnönü, tek parti dönemlerinden kalma çağ dışı bir görüştür bu. CHP bu takıntıdan kurtulamıyor.  Bu görüş,  dünya, uluslararası hukuk ve AB normlarına uygun düşmüyor ve sürdürülemez de.

Yine de Selahattin Demirtaş‘ın sağ duyusu, Kürt ve sol oylar sayesinde, milliyetçi Millet İttifakı, 2019’da büyük şehirlerin çoğunu AKP’den aldı. Böylece, demokrat yeni yöneticiler işbaşı yapmış oldu. Bu da demokrasi adına önemli bir kazanım.

CHP ve diğer sağ partiler karşı ama, dönülür dolaşılır, yine grup hakları kabul edilir, demokratik çözüme gidilir. Sadece zaman kaybı ve acı yaşanır.

Kılıçdaroğlu ve ekibinden bazı ‘olumlu’ sinyaller 

Kemal Kılıçdaroğlu önderliğindeki yeni CHP kadrosunda, zikzaklı da olsa bir ‘kıpırtı’, bir arayış var. Kılıçdaroğlu dürüst bir eski bürokrat. Ancak CHP’de çok sayıda ırkçı, kaşarlanmış ve yiyici kişi var. Bu  kişiler ‘ilerici’ ve ‘sosyal demokrat’ görünmek isterler, ama ne denli demokratlar? CHP’de cılız da olsa, bir kıpırdanma var: Örneğin, CHP’nin geçmişteki  Türkçü Genel Başkan yardımcısı ve Anayasa Hazırlık Komisyonu üyesi Gürcü kökenli Prof. Dr. Süheyl Batum,  anadillerinin okullarda okutulmasına ‘karşı değiliz’ dedi, ama gerisini getirmedi. Sanki bir lütufta, bir bağışlamada bulunmuştu. İktidar, “günaydın” diye karşılık verdi. CHP’nin  “bağışlayacağını” söylediği o “hakları”, çoktandır biz verdik ve  yürürlükte diyerek AKP sözcüleri Batum’la dalga geçmişti . Anlaşılan, o ki, CHP etnik konulara duyarsız, ilgisiz,  olup bitenden bile haberi yok.

Bir başka kişi, o da CHP Genel Başkan yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, “Üç kırmızı çizgi de dahil, her şeyi ön yargısız masada görüşmeye hazırız” diyor, olumlu bir sinyal veriyordu. Ama CHP, İyi Parti ve Millet İttifakı buna hazır mı? Her iki partideki aşırı milliyetçiler, sabıkalı ve kaşarlanmış kişiler özgürlüklere karşılar. Tanrıkulu demokrat biri. Ama CHP de gerçekten demokrat mı? Kuşkulu, tarafını belli etmiyor, edemiyor. Hem İsa’ya, hem Musa’ya yaranmaya çalışıyor. Yine de bunlar olumlu sinyaller. Umarız gerisi gelir. Ancak ikircikli örnekler de az değil: Daha önce Kılıçdaroğlu, ‘AB normlarında yeni bir anayasaya destek vereceklerini’ ve  demokratik düzenlemelere katkıda bulunacaklarını söylemişti. ‘Ancak’, diye eklemişti aynı Kılıçdaroğlu: ‘Anayasanın ilk üç maddesi, kırmızı çizgilerimiz’. Anlaşılan başkan ‘kırmızı çizgi’  diye ısrar ediyor, yardımcısı da ‘esnetilebilir diyor.

Kılıçdaroğlu,  ‘demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti’ ilkeleri demek istiyorsa, olumlu. Ama belirtmiyor. O takdirde 12 Eylül’ün pekiştirdiği kırmızı çizgilere takılı kalmış demektir. Bu da kabul edilemez. Problem devam eder.

Anayasa nasıl hazırlanmalı?

Peki anayasanın bu ilk üç maddesinde neler yazılı?

Birinci maddede devletin cumhuriyet olduğu yazılı. Kimse aksini savunmuyor, geçin bunu.

İkinci madde, bir çorba, yarısı ideolojik: Devletin ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti’ olduğu yazılı. “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti”, istenmesi gereken bu.

‘Atatürk milliyetçiliği’ de ne demek? Hukuki değil, ideolojik bir deyim. Anayasa öznel ve ideolojik görüşlere yer vermemeli.  ‘Atatürk milliyetçiliği’ faşist 12 Eylül’ün ideolojik referansı, dayatması. Kişiye göre anlam kazanır. Çok ve değişik anlamlı.

Atatürk tarihi bir kişilik. Herkes gibi bir insan, cumhuriyetin kurucu önderi. Peygamber değil, ne dediğini anlamaya ve ders çıkarmaya çalışılması doğal. Atatürk sevgisi ile ideolojik dayatma karıştırılmamalı.

Demokratik devletin referansı demokratik normlar ve değerler olabilir, ideolojiler değil. İdeoloji ve hukuk ayrı şeyler. Peki, anayasada, ‘başlangıçta belirtilen temel ilkeler’ de ne ola ki? Başlangıçta milliyetçi ve ideolojik bir ‘ bombardıman’ var.

Böylesine ideolojik ifadeler, toplumun bütün kesimlerini kucaklayabilir mi, ideolojilerin, ayrımcılığın  demokratik bir anayasada yeri olabilir mi?

Üçüncü maddede, ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir’ diyen bir kısım var, o da sorun. ‘Bölünmez millet’ deyimi  ideolojik, faşizan bir deyim. Bununla Türk milleti mi korunmak isteniyor? Kimden ve kime karşı? Var mı öyle ulusu (Türkleri) bölecek bir güç, bir tehlike, kim ya da kimlerdir ülkeyi bölmek isteyenler? Bu kaygı niye? Ayrıca, devletin dili değil, resmi dili ya da dilleri olur ya da hiç olmaz. İnsanın dili olur (Çin’de 50 üzeri, RF ve Hindistan’da 30 üzeri, 3 milyonluk küçücük Dağıstan’da bile 14 resmi dil var, ABD, Avustralya ve daha birçok ülkede ise resmi dil yok  ya da eyaletlerin bazılarının  resmi dilleri olabilir, ABD’nin Alaska eyaletinde bir dizi yerli dili de resmi dil;  bu ülkeler bölünmüş, ortadan kalkmış mı oluyorlar ya da o ülkeler, kendi yurttaşları açısından daha az mı değerliler?)

Anayasa’nın 66’ncı maddesi ‘Türk’ün tanımını yapıyor, Türk tanımı da ideolojik ve siyasi bir dayatma, T.C. yurttaşı herkes Türk imiş, ama her nedense, üst kimlik olarak T.C. ya da Türkiye yurttaşlığı kabul edilmiyor, Türk olmak bir “lütuf”, bir “ayrıcalık” sayılıyor, diğerleri ise yok sayılıyor. Aziz Nesin’in “Yaşar, Ne Yaşar, Ne Yaşamaz”ı gibi bir durum. Bireysel iradelere yer yok, yasak. Kişileri kimliğini yadsımaya zorluyor, bu da bir demokrasi ihlali.

Türk tanımı anayasa yerine, tarih ya da sosyoloji derslerinin konusu olmalı.

Yeni bir anayasa kabul edilmek isteniyorsa, masaya kırmızı çizgiler konmamalı. Konacaksa, ‘o kırmızı çizgiler’, özgürlükleri yok edecek değil, koruma altına alacak, uluslararası demokratik normlara (değerlere) uygun düşecek, o normların  ve Türkiye’nin önünü açacak nitelikte kırmızı çizgiler olmalı. Sorunlar özgürce tartışılmalı.

Dil konusu

Dil sorunu 1789 Fransız devriminden sonra uluslararası gündeme geldi. Devrimden önce kimse kimsenin diline karışmıyordu. Daha sonra resmi dil kavramı doğdu, siyasi ve ideolojik bir sorun, bir baskı unsuru oldu.

Devrim sonrasında ulus devletler doğdu, bu devletler ülkede konuşulan dillerden birini resmi dil yapmaya, diğer dilleri bastırmaya başladılar. Ülke pazarını büyütmek için herkesin konuşacağı ortak bir dil gerekiyor, dediler. Bu da baskıyı ve ırkçılığı beraberinde getirdi. En baskıcı uygulamayı, faşist ülkeler yaptılar. Örneğin, İspanya İspanyolca, Türkiye Türkçe  dışındaki dilleri baskı altına aldı ve yasakladı. ‘Sosyalist’ Sovyetler Birliği de, sosyalist görüntü altında dilde asimilasyona yönelmişti, battı.

Günümüzde, “Ethnologue: Languages of the World“a göre, dünyada 7 bin 117  dil var, dillerin yarıya yakını, yüzde 41.71’i tehlikede, yüzde 51.23’ü de tehlike sınırında, yüzde 8,06’sı ya da 573 dil güvende. En çok dili olan ülke, 851 dil ile Papua Yeni Gine. Adıgece ve Kabardeyce de (tüm Kuzey Kafkas Dilleri) tehlikede. Her iki haftada bir, bir dil ölüyor. Son yüzyılda en az 1,000 dil ölmüş, süreç, küreselleşme sonucu hızlanmış durumda. Bu nedenle BM, uluslararası kuruluşlar ve bilim insanları, doğanın, bitki ve hayvan varlığının korunması çağrıları yanında, dil ve kültürlerin de korunması çağrısında bulunuyorlar.

Türkiye’de özellikle yerel yönetimlerde yerel dillerin kullanılmaları ilerici-demokrat çevrelerce savunuluyor. Türkiye’de Kürtçe ve başka dilleri konuşan belediyelerde Kürtçe, Zazaca, Arapça ve Süryanice yazılar, tanıtım levhaları hazırlanmış ve kullanılmaya başlanmıştı. Belediyelere atanan kayyumlar bu yazı ve levhaları kaldırdılar.

Anayasada nelere yer verilmeli, nelere yer verilmemeli

Demokratik ülkelerde dil, din ve etnik topluluklar bir zenginlik kaynağı olarak kabul ediliyor ve destekleniyorlar. Faşist devletler ise bunlardan birini seçiyor, diğerlerini bastırıyor, elinden gelirse yasaklıyor, eritiyor. En baskıcı, en gerici ve en yasakçı zümre, genellikle  askerler (generaller) oluyor. Örneğin, General Franco İspanyolca dışındaki, General Kenan Evren de Türkçe dışındaki dilleri yasaklamıştı. Uluslararası demokratik gelişme ve baskılar nedeniyle faşist uygulamalar zayıflıyor. Bir ülke, diğer ülkelerle köprüleri atarak varlığını sürdüremez. Bu da demokratikleşme yararına bir gelişme.

İsviçre modeli

Şurası unutulmamalı, en küçük toplulukları ve birimleri gözeten, dikkate alan ve ona göre yasal ve anayasal  düzenlemeler yapan bir demokrasi, en gelişmiş demokrasi demektir. 4 resmi dili olan  İsviçre’de köy ya da bucak yönetimi [Gemeinde ] bile kendi köy okulunda okutulacak dili, dilleri ve dersleri belirliyor, kararlar alıyor. İsviçre’de bir kantonun ya da bucağın tek bir resmi dili bulunuyor. Örneğin, Cenevre Kantonu’nun resmi dili Fransızca, başka bir resmi dili ya da ikinci bir resmi dili yok. Ama okullarında komşu kantonun dilini de öğretiyor. İsviçre’de etnik köy ve bucak yönetimleri var, federal ya da kanton yönetimi o gibi özerk köy birimlerini engelleyici  düzenlemeler yapamıyor, yetkilerini kısıtlayamıyor, kısıtlarsa yargı onu iptal ediyor. İsviçre’de 2,800 üzeri özerk köy/ bucak birimi [Gemeinde] var. İsviçre’nin  etnik, geleneksel ve yöresel kültürleri, dini bileşimi (yapısı) bu yolla korunuyor, Sovyetler döneminde yapıldığı gibi, Rus nüfusun devlet tarafından  başka bir  etnik yöreye taşınıp  asimilasyon aracı olarak yerleştirilmesi gibi uygulamalara izin yok, yasak. Ekonomik yönden zayıflayan yöreler İsviçre merkezi yönetimince destekleniyor ve koruma altına alınıyor. Bir kantondan diğerine çalışma amaçlı gidilebiliyor, ama etnik bileşimi, etnik oran ve dengeyi bozacak etnik nüfus hareketlerine izin verilmiyor. Bu gibi nedenlerle, İsviçre, yüzyıllardan beri bir barış adası olarak varlığını sürdürüyor.

Ulusalcılar ne diyor?

Ulusalcılar, [milliyetçi ‘proflar’, ulusalcı ‘aydın’, ‘diplomat’, ‘kimi emekli generaller’, ‘yazar’, “bürokrat, vb] şöyle diyorlar: Kürt, Laz, Çerkes ve diğerleri kendi anadillerinde öğrenim görecek olurlarsa, bu gruplar birbirlerinden kopar,  uzaklaşır, birbirlerini anlayamaz olurlar, sonunda ülke bölünür. Bu bir gerici, faşist görüş… İletişim çağında böyle bir şey olabilir mi? Büyük dil okulda öğretilmeyecek mi? Küçük dil büyüğü ile yarışabilir mi? Ulusal diller bile İngilizce ile yarışabiliyor mu? Büyük nüfus büyük üretim demek. Dünün perişan Çin’ini görüyorsunuz, şimdi dünya devleri olan ABD ve AB’yi sarsıyor.

Bu gibi iddiaları ileri süren kişiler geçmişe, İmparatorluk dönemi tarihine, o da ters yönden takılı kalmış kişiler, öyle eğitilmişler.

Ulus- etnik topluluk adı mı, ülke adı mı?  

Bir demagoji de şöyle: “Batı anayasalarında ‘İspanyol’, ‘Amerikalı’, ‘Alman’ gibi ifadeler var, niye Türk ifadesi olmasın?” diyorlar. Örnek olarak verdikleri adlar, etnik anlamda adlar değil, ülke (toprak) adı içerikli adlar, yani ‘Türkiye’,  ‘Türkiye ülkesi’ gibi kavramların karşılıkları. Sözgelişi, Adıgelerde, ‘Adıge’ sözcüğü, duruma göre, hem ‘ülke’ (Adıge ülkesi/Çerkesya) ve hem de ‘o ülkede (Adıge ülkesinde) yaşayan insan topluluğu’ (yani ‘Çerkes insanı, Çerkesyalı’) anlamlarını içeriyor: ‘Adıge’m sıqoşt=Adıge ülkesine/Çerkesya’ya gideceğim’; ‘Se sı Adıg=Ben bir Çerkes’im/Ben bir Adıge ülkesi insanıyım’…

Amerikalı deyimi de, Türk adının sinonimi, anlamdaşı değil, ABD yurttaşı ya da Amerikan kıtasından olan kişi anlamlarına gelir. Etnik anlam içermez. Toprak, ülke ve o ülkeden, o kıt’adan kişi anlamını içerir. Örneğin, Türk benzeri, Amerikalı adını taşıyan ve özel dili olan bir etnik topluluk, ulus yok. Amerikalı deyimi bir ulusu ifade etmez.

‘Türk’ sözcüğü de  bir ülkeyi, toprağı değil, bir ulusal (etnik) topluluğu tanımlıyor, yani ülke karşılığı değil, insan topluluğu ya da toplulukları anlamına geliyor. Arap, Araplar gibi.  Bu bakımdan, çok etnili, etnikli  bir ülkede, mevcut kimliklerden birinin,  devletin bir üst kimliği sayılması doğru olmaz, yeni sorunlar doğurur, en uygunu ülke adı olabilir: Türkiye (TC yurttaşlığı). Ayrıca , Türkiyeli Türk var, Kıbrıslı Türk var, Romanya, Kuzey Makedonya, Bosna Hersek ve Kosovalı Türk var. Türk, bunlardan hangisi oluyor? Bütün bunlar farklı… Türkçe bütün bu sayılan ülkelerde değişik statülerde resmi dil. Ayrıca Bulgaristan, Yunanistan, Suriye ve Irak’ta, daha birçok ülkede tanınmış  Türk azınlıkları var.  Türk birden çok etnik  kimliği, Türkiye deyimi ise tek bir ülke kimliğini ve ülkenin Türkçe olan resmi dilini tanımlıyor.

Bütün bunları bilmek, ondan sonra karar vermek gerekir, diye düşünüyorum.

(*) – Xeğak’e kabilesi (ХэгъакIьэ, Heğake) – Anapa yerinde oturan bir küçük kabile idi, 20. yüzyl başlarında diğer Çerkesler arasına dağılıp eridi. 

 

 

 

Yorum Yap