Çerkesler: 21 Mayıs 1864ten Günümüze… (2)

 

2010 yılında, 21 Mayıs 1864 etkinlikleri kapsamında, İstanbul Taksim’den Galatasaray’a, Rus Başkonsolosluğu önüne doğru bir Çerkes yürüyüşü yapılmıştı. Daha sonra, etkinlikler kısıtlanıncaya değin, haksız Rus politikalarını kınama nitelikli yürüyüşler sürdürülmüştü. Yürüyüşlerin amacı, 1864 yılında Rus hükümeti tarafından Çerkes ulusuna uygulanan yok etme/soykırım siyaseti, toplu dış sürgün ve 2014 Soçi Olimpiyadı konusunda Rus düzenleyicilerin sürdürdükleri ikiyüzlü tutumu protesto etmekti. Bilindiği gibi 1864’te, bağımsız bir ülke olan Çerkesya, Karadeniz kıyıları ve gerisindeki yerleri kapsamak üzere, Rus ordusunca  işgal altına alındı, yerli nüfus son bireyine değin ülkesinden sökülüp çıkarıldı, bu arda yüz binlerce, bir araştırmaya göre de 625 bin  Çerkes öldürüldü (W. Richmond, “Çerkes Soykırımı”, s. 123). Ayrıca Osmanlı Hükümeti ile işbirliği içinde  1 milyon üzeri  bir Adıge nüfus da gemilere doldurularak Türkiye’ye yollandı. Rus tarafı 150 yıldan beri bu korkunç soykırım olayını, onca cinayeti basit bir olaymış gibi geçiştirmeye ve unutturmaya çalışıyor.

Sözü edilen Çerkeslerin sayısı en az 1,5 – 2 milyondu, bu nüfus yok edilmemiş ve yurdunda bırakılmış olsaydı, Dr. Richmond’un ifadesiyle bugün 30 milyonu bulacaktı (W. Richmond, ‘Çerkes Soykırımı’, s. 123).

Sözü edilen Çerkesya  kıyı bölgesi Çerkeslerinin – Natuhay, Şapsığ, Vıbıh, Cıh – Ciget ve Abzahların  nüfusu 1,5 milyonun  üzerinde, iki milyon dolayındaydı. Örneğin, 1830 yılında Şapsığ, Natuhay ve Abzah sayısı 800 bin idi – 300 bin Şapsığ, 260 bin Abzah, 240 bin Natuhay (гл.3. «Кубанские областные ведомости», No. 38, 1884). 30 yıl sonra bu sayının doğal artışla iki katı üzerine çıkmış olması gerekir. Örneğin, Prof Dr. Fethi Güngör‘ün aktardığına göre, sadece Şapsığların nüfusu 700 bin idi (“Geçmişten Günümüze Kafkasların Trajedisi”). 800 bin sayısı bu üç topluluğun – Şapsığ, Abzah, Natuhay – 1830 yılındaki toplam nüfusuydu, diğer Adıge-Çerkesler, örneğin,  Hak’uç, Vıbıh ve Cıh gibi diğer kıyı toplulukları 1830’daki bu 800 bin  sayısının dışındaydı.

Sürgün sonrasında, eski Çerkesya topraklarında (Kuban ilinde)  100 bin (ya da 107 bin) gibi küçük bir Çerkes nüfusunun kaldığı yazılıyor. Bu oluşum ve süreçten ayrıca söz edeceğiz.

Eski Çerkesya’nın doğu yöresinde, askeri operasyon ve dış sürgün (deportasyon) dışı tutulmuş olan Kuban Oblastında, ayrıca, daha doğudaki Terek Oblastında (il)  yaşayan soydaş Adıge-Çerkesler de vardı, bunların bir kısmı, 1860 yılında ve sonrasında  barışçı  yollarla, beylerinin (pşı) önderliğinde Türkiye’ye göç  etmişti- Besleneyler, Kabardeyler gibi. Kabartaylar batıdaki  2 milyon Adıge sayısının dışındaydı. Bu Çerkesler, mal varlıklarını paraya çevirip, Türkleşmek üzere Türkiye’ye göç ederlerken, 1860 yılında kıyıda Şapsığlar olanca güçleriyle General Evdokimov’un saldırgan ordusuna  karşı özgürlük savaşı veriyorlardı.

Çerkeslerin bir bölümü, 60 bin kadarı, 1859 yılı ve öncesinde Rus yönetiminde olan Kuban Oblastının doğu kesiminde (bugün ‘Adıgey’ ve ‘Karaçay-Çerkesya’ denen yerlerde) yaşıyordu.

Rus hükümetince boşaltılan kıyı bölgesi Çerkeslerinin küçük bir bölümü, Rus hükümetinin verdiği izinle Kuban ve Laba ırmakları solundaki düzlüklere, yerleşik Bjeduğ, K’emguy ve Kuban Kabartaylarına yakın olan yerlere yerleştirilmişti. Bunların toplam sayısı 40 bin gibi olabilir. Abzah  yerleşmeleri için Bak. http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/tarih/279_abzeghulkesi.htm.

O zamanlar, kıyıdan gelen Adıgelere Rus hükümeti tarafından Laba Irmağı sol kıyısında gösterilen  yerlerin çoğu yoz, su basan, yer yer bataklık, sazlık,  yazları otlak olarak kullanılan ve sıtma yatağı olan ölüm tarlaları özelliğindeydi. Yerleşmek için özenilecek yerlerden değildi.

Kuban’a yerleşme ve etnik temizlik sürecinden  20 – 30 yıl sonra Kuban’dan Türkiye’ye ikinci göç

1860 yılı sonrasında batı yörelerinden [kıyıdan] Rusya’nın Kuban yöresine (oblast)  göç eden Çerkeslerin  sayısının yaklaşık  40 bin olabileceğini söylemiştik. Kuban yöresinde, belirttiğimiz gibi,  1830’lardan ve  1859’dan beri Rusya yurttaşı olmuş, sürgün dışı 60 bin dolayında bir Çerkes nüfus yaşıyordu. Sayıya   batıdan gelen bu 40 bin Çerkes’i de  eklediğimizde, 1864’te, Kuban ilinde  100 bin dolayında bir Çerkes nüfusunun kalmış olabileceğini söyleyebiliriz. Rus verileri  de  100 bin, 107 bin diyor.  1858 – 1860 yıllarında, Kuban’ın  en doğusunda, dağlarda yaşayan bazı Abazin ve Besleneyler düze indirilerek  Büyük ve Küçük Zelençuk ırmakları vadilerine büyük köyler halinde bir araya toplanarak yerleştirilmiş, bu tür bir yerleşmeyi kabul etmeyenler de mal varlıklarını elden çıkararak beylerinin önderliğinde  Türkiye’ye göç etmişlerdi. Aynı yere Kabardey’den de, beylerinin önderliğinde toplu göçler yapılmış, büyük nüfuslu Kabartay köyleri kurulmuştu. Bu son yerde bugün Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti bulunuyor.

1864 yılı sonrasında Kuban’da kalan Adıge sayısını, tarihçi Dr. Abreg Almir  80 bin,  tarihçi Hotko Samir ise 51 bin olarak tahmin ediyor. Her iki tarihçi de, şimdiki Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yerinde yaşayan  Kabartayları sayı dışı tutmuş olabilir.

1864 yılı öncesi ve sonrası Adıge (Çerkes) nüfusu

Bağımsız Çerkesya’da  Rus komutanlığınca, 1830’da  Rus istihbarat subayı Novitski ve refakatindeki Adıge casuslar  eliyle yaptırılan bir askeri araştırmaya göre, Kabartaylar hariç, Adıge nüfusu 1 milyon 82 bin 200 olarak saptanmıştı (1). Normal artışla bu sayının, 1860 yılında iki katı üzeri çıkmış, söz gelişi 2 milyon 200 bini aşmış olması gerekirdi.

1864’teki, sürgün sonrasındaki 100 bin sayısına, daha doğuda bulunan ve 1774’te Rusya’ya ilhak edilmiş olan Kabardey yöresindeki  40 bin Adıge-Kabartay nüfusu da eklediğimizde, 1864’te  Rusya’da 140 bin gibi bir Çerkes  nüfusunun  kaldığını anlarız. Daha sonra, Adıge nüfus, Kabardeyler dışında artmadı, aksine Türkiye’ye yapılan  göçler sonucu çöktü. Göçe katılmadığı ya da zorlanmadığı için Kabartay nüfus iki kat üzeri arttı. Ancak Kabardey de özenilecek bir durumda değildi. Bir zamanlar, bağlantıları ile (Tatar, Nogay, Karaçay, Balkar, Oset, vd yerlerle) nüfusu yüz binlere ulaşan Kabardey yöreleri, veba salgını, karantina, kolonizasyon, ekonomik abluka ve Rus askeri operasyonları sonucu dağılarak yok olmanın eşiğine  geldi, yerli nüfus komşu  yörelere kaçtı ve  1860’larda 40 bine düştü. Rus askeri operasyonları için Bak. John. F. Baddeley, “Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil”, s. 155-156. Veba salgınları için bk.https://sovetskaya-adygeya.ru/index.php/kolonka-naima-neflyasheva/21470-kak-adygi-borolis-s-epidemiyamiutm_source=social&utm_medium=facebook&fbclid=IwAR2MkeaEPn5gNdRcYjKGVyxeiqVmeHAx9gI40dyPPwwSLtIkv6v-5p9tf3Y

Sorun, 1864 sürgünleri sonucu  sona ermedi. Kuban yörelerinde (çoğu Orta Kuban ve Orta Laba solunda) birikmiş olan 100 bin kadar Çerkes, Rus yöneticileri kaygılandırmaya başladı, bu nüfus ilerisi için  bir tehlike oluşturabilirdi. “Adıgeler rüyalarında bile bağımsızlığı düşünüyorlardı” (Kadircan Kaflı, “Şimali Kafkasya”). Bu nüfus, Rusya’nın savaşla ülkeleri dışına sürdüğü diaspora Adıgeleri için de bir çekim  merkezi  olabilirdi. Adıgelerin, diğer birçok uysal Rusya halklarına, özellikle feodal topluluklara göre daha  mücadeleci bir geleneği, demokratik ve özgürlükçü bir ruhu/ karakteri vardı.

Adıgeler için ikinci  bir göç ettirme programı hazırlandı ve havuç-sopa yöntemi uygulanmaya başlandı: Huzursuz etme ve dış göçe yönlendirme, göç edeceklere kolaylıklar sağlama ve önde gelen kişileri satın alma. Din adamları (yefendiler), işbirlikçi Türk imamların (ajanların) yardımlarıyla elde edildi, birçoğu da satın alındı. Osmanlı Devleti de Adıgelerin göç etmelerini istiyordu. Çünkü gelenler ucuza mal olacak ve yandaş bir nüfus oluşturacaktı. Efendiler (mollalar) göçmen kafilelerine önderlik ediyor, Türkiye’de yer beğeniyor ve devlet korumasında gemi kiralıyorlardı (Едыжь Нихьаи, “Къэгъэзэжь/ Dönüş“, Tamara V. Polovinkina, “Çerkes Soykırımı”). Türkiye’ye gelenler iskanlı göçmen statüsüyle kabul ediliyordu. Nitekim Türkiye’deki Adıge köylerinden bir bölümü, hâlâ “hacı”, “efendi”, “ağa”  gibi ekli adlar taşıyor: Hacı Hasan Efendi Köyü (Hac Hasan Hable), Köprübaşı Ömer Efendi Köyü (Haç’emzıy), Tahir Ağa Köyü, Ağaköy, vb. Özellikle 1880’lerde, daha önce, 1860’larda ve öncesinde, çoğunluğu Karadeniz kıyılarından Kuban yöresine, daha doğrusu bugünkü Adıge Cumhuriyeti’nin bulunduğu  yörelere göç ettirilmiş olanlar olmak üzere, o zamanki Kuban oblastı (vilayeti) Çerkes nüfusunun neredeyse yüzde 80‘i, arazi ve malları düşük fiyatlarla satın alınarak, kafileler halinde Türkiye’ye göç ettirildi. Sonuç olarak, Kuban- Laba solundaki Çerkes nüfus çöktü, kıyı halkı temelli  2 veya 3 Şapsığ ve 1 Abzah köyü kaldı. Vıbıh köyü ise hiç kalmadı.

1897 yılında il ve ilçelere göre Adıge ve Kabartay nüfus dağılımı.

1897 sayımında Adıgeler iki etnik ad altında kayda geçirilmişti : 1) Adıge veya Çerkes, 2) Kabartay. Biz de karışıklık olmaması için o sistem üzerinden yürüyerek  değerlendirmeler yapacağız.

Kuban Oblastındaki toplam Adıge-Kabartay sayısı 1897 sayımına göre, 100 binden 52,108’e geriledi (dış göç nedeniyle nüfus kaybı 1897’de en az 200 bin). Nüfus gerilemesinin, çöküşün ana nedeni dış göç. 1897 sayımı verilerine göre, Adıge-Çerkesler, Yekaterinodar ilçesinde 19 bin 851‘e  (Yüzde 8,1), Maykop ilçesinde 13 bin 892 (yüzde 4,9) Adıge ve  5 bin 851 Kabartay (yüzde 2,1) sayısına düşmüştü. Bu iki ilçe yerinde bugün Adıge Cumhuriyeti bulunuyor. Batalpaşinsk ilçesinde de 3 bin 962 Adıge (Besleney; yüzde 1, 84) ve 8 bin 452 Kabartay saptanmıştı (Кубанская область). Bu durumda şimdiki Adıge Cumhuriyeti yöresinde 33 bin 743 Adıge + 5 bin 851 Kabartay = 39 bin 594 Adıge-Çerkes. Şimdiki Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yöresinde de 12 bin 412 Çerkes yaşıyordu. Toplamda Kuban Oblastında 37.705 Adıge-Çerkes + 14.303 Kabartay = 52.108 Adıge ya da Çerkes ve Kabartay nüfusu vardı.

1897’de Terek Oblastında  84 bin 93 Kabartay yaşıyordu (Terek Oblast). 1896’da kurulan Karadeniz ilinde (guberniya) de bin 939 Şapsığ bulunuyordu (Karadeniz Guberniyası).

Sonuç olarak, 1864’te, Adıgeler lehine olan  nüfus oranı tersine, 1897’de Adıgeler (Adıge ya da Çerkes denilenler) aleyhine, Kabartaylar lehine döndü: Daha önce, 1864’te, Kafkasya’da küçük bir azınlık  olan Kabartaylar, 1897’de Terek ve Kuban oblastları  toplam nüfusunda 98 bin 396 gibi  tüm Adıgelerin büyük çoğunluğu oldular (genel nüfusun yüzde 71,3’ü). Bu da Adıge nüfus çöküşünün korkunç boyutunu gösteriyor. Devam eden dış göçler nedeniyle Kuban Oblastı ile Karadeniz ilindeki (guberniya) istenmeyen Adıge-Şapsığ nüfusu 39 bin 644‘e geriledi (yüzde 28,7) ve azınlık konumuna düştü (37,705 Adıge+1939 Şapsığ= 39,644).

2010 yılında ise, Kabartay nüfusu, Çerkes diye yazılanlarla (73 bin) birlikte 600 bine yükselirken (yüzde 82), diğer Adıgeler 130 bin (yüzde 18)  sayısına bile ulaşamadı. Bu son Adıge oranının düşmesi, dışarıya göç dışında,  İkinci Dünya Savaşı’nda Adıge ve Şapsığların uğradığı büyük nüfus kaybı ile de açıklanabilir. Adıge ve Şapsığlar, neredeyse son bireylerine değin askere alınıp acımasızca ön cephelere sürülmüşlerdi. Bu arada  Şapsığların 50 küçük halkla birlikte  zulme uğradığını, hala rehabilite edilmediklerini de belirtmeliyiz, Şapsığ nüfusunun bir bölümü Sibirya’ya sürüldü ve telef oldu, özerk rayonları kaldırıldı, yöre halkı çok acı  çekti, ülkeleri sıradan bir Rus rayonuna dönüştürüldü, üstelik rayona Adıge sivilleri katleden Karadeniz Filosu  amirali Lazarev‘in adı verildi. https://www.facebook.com/notes/720389515523558

Bu da emekçilerin kurduğu Sovyet cumhuriyeti ile sosyalist iktidarın, Lenin sonrasında, giderek ne denli yozlaşmış ve ırkçı bir görünüme bürünmüş olduğunu gösteriyor. Nitekim 46 yıl sonra, 1991’de, çürümüş bu Sovyet imparatorluğu tarihe karıştı.

Yöre dışına göç, şimdilerde Kabardey’den Rusya’nın sanayi merkezlerine yönelik olarak sürüyor, ayrıca mevsimlik tarım işçisi olarak göç eden Kabartay ve Balkar köylüleri de var. Bu da Kabardey’de gelir düzeyinin hayli düşük ve işsizliğin yaygın, ikinci sınıf bir yaşam düzeyi bulunduğunu belli ediyor. Bu da asayiş sorunlarına yol açıyor. Yönetim tepkileri şiddet kullanarak bastırmaya çalışıyor. Adıgey’den ise, sınır  komşusu kentlere (Krasnodar, Beloreçensk, Labinsk gibi) yerleşmeler olduğu görülüyor. Adıge köyleri Maykop’a oldukça uzakça bir yerde bulunduğu için, Maykop yeterli bir çekim merkezi olamıyor (kent nüfusu içinde Adıge oranı yüzde 16, 65; Rus oranı yüzde 72,59).

Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’den dışarıya göçler az olup Stavropol Kray kentlerine yönelmiş bulunuyor: 2010 sayımına göre Stavropol Kray’da 16 bin Karaçay, 5,288 Abazin, 2.320 Çerkes bulunuyordu.

İkinci nüfus çöküşü

Yoksulluk, dincileşme (Adıge geleneğinin yerini, şeriat ve Arap geleneğinin alması, dini ideoloji sonucu yer yer akraba evliliğinin başlaması, geleneksel utanma duygusunun zayıflaması) ile birlikte genel bir kültürel gerileme, ağır vergi ve cezalar, ulus ve ülke bilincinin çökmesi, Rus ve Türk hükümetlerinin yefendileri (mollaları) elde etmeleri ve halkı yer yer aldatmaları sonucu göç kitleselleşti. Göçe katılan kitleler dağıtılmayı ve Türkleşmeyi baştan kabul etmiş, göze almış  oluyorlardı. Çünkü süreç öyle gelişiyordu. Sonunda Çerkeslik kavramı, yerini, yer yer bir tür hemşehrilik ve din kardeşliği anlayışına bırakıyordu.

Bu insanlara Türkiye’de yalancı  bir Cennet yaşamı vaat edilmişti. Her şeylerini satacaklar, paraya çevirip ceplerine koyacaklar, Türkiyede zenginleşecekler  ve  çifte bir Cennet yaşamına kavuşacaklardı. Ne gibi bir Cennete kavuşmuş oldukları, Dr. Walter Richmond‘un “Çerkes Soykırımı” kitabı ile  Murat Özden‘in “Üçüncü Sürgün, Gönen-Manyas Çerkes Sürgünü” kitabından, ayrıca  “https://mefenef.com/murat-ozdenin-yeni-kitabi-ucuncu-surgun-gonen-manyas-cerkes-surgunu-898.html” başlıklı Mefenef’teki yazımızdan da izlenebilir. Bu göçler sonucu  Kuban yöresi Çerkes nüfusunun en az yüzde 80’i İslam diyarına göç (hicret) adı altında ülkesini (anayurdu) terk etti, dağıldı,  yoksul ve geri bir  yaşamın içine düştü. Ancak, Sarayla da bağlantılı  Vıbıh zenginlerinin, o zamana göre, inşa ettirdikleri lüks ve tarihi binalar da vardır, bunların son örneklerini ve  kalıntılarını,  Gönen Dereköy‘de görmek hâlâ olanaklı.

Kuzey Kafkasya yerli nüfusu 1860-1897 yılları arasında iki kat üzeri arttı. Göç olmasaydı Kuban Oblastının 1864’te 100 bin tahmin edilen Çerkes nüfusu, normal artışla 1897’de 250 bine yükselebilirdi. Oysa, 1897’de, Kuban Oblastındaki toplam  Çerkes nüfusu 37 bin 705’i Adıge, 14 bin 303’ü Kabartay olmak üzere, toplamda  52 bin 108’e düştü. Buna karşılık Terek Oblastındaki  Kabartay nüfusu, bir göç programı uygulanmadığından 40 binden 84 bin 93’e yükseldi,  Kuban’daki Kabartaylarla birlikte toplam Kabartay sayısı  100 bine yaklaştı (98 bin 396; şimdi 600 bin üzeri).

Diğer Kuzey Kafkasya yörelerindeki genel nüfus artışı oranına göre, Kuban oblastındaki ya da şimdiki Krasnodar Kray, Adıgey ve Karaçay-Çerkes yörelerindeki Çerkes nüfusu, 1880’lerde dışarıya yapılan göçler olmasaydı, 2010 yılındaki 200 bin sayısı yerine, en az 1 milyona  ulaşmış olabilirdi. Bugün için bu 1 milyonun 200 bini Kafkasya, 800 bini de diaspora hanesine yazılabilir.  Sonuç olarak, 1864 yılı sürgünü sonrasında, 1880’lerdeki  göçün yarattığı  yıkımın boyutunu ve açtığı derin yarayı görüyoruz.

Demek ki, Rus, olası bir oluşumu – Adıge nüfusunun yeniden toparlanmakta olduğunu 100-150 yıl öncesinden gördü ve önlemini ona göre aldı, Çerkes ‘tehlikesini’ kendince bertaraf etti.

Bu üzücü tablo, gelmiş geçmiş bütün Rus hükümetleri tarafından gizleniyor ya da küstahça yadsınıyor. Onlara göre, “Çerkesler, Rus yönetimi altında ve Ruslarla bir arada yaşamak istemedikleri için, kendi istekleriyle  topraklarını ve mal varlıklarını bırakarak Türkiye’ye göç ettiler”. Söyledikleri nakarat, özetle bu. İnsan aklıyla  alay ediyor olmalılar. Tabii ateşe verip yaktıkları on binlerce Çerkes köyünü, yağmalayıp Kazaklara dağıttıkları hayvan varlığını ve gıda stoklarını, katledip uçurumlardan attıkları ve vahşi hayvanlara terk ettikleri, denizde boğulmalarına yol açtıkları yüz binlerce, 625 bin ölü insanın trajedisini  yazacak ve tarihle yüzleşecek değiller…

Her faşist gibi Rus faşisti de yüzsüz, yalancı ve utanmazın biri.

2014 Soçi Olimpiyadı  

Soçi’nin bulunduğu yöre, ilkin 1838’de kıyıya çıkartma yapan Rusların eline geçti, 1853-56 Kırım Savaşına değin Rusların elinde kaldı, savaş sırasında Ruslarca tahliye edildi ve Adıgelerin eline geçti,  25 Mart 1864’te (Miladi 6 Nisan 1864’te) Çerkeslerin elinden çıkıp yeniden Rusların eline geçti. Ruslar Soçi yerinde önce Aleksandriya, daha sonra  Navaginski Alayı onuruna Navaginski adı verilen bir kale inşa ettiler. Kıyı boyunca bir dizi kale daha  kurmuşlardı. Bütün bunlar tarihsel birer gerçektir.

İşin tuhaf yanı, dönemin Rusya Başbakanı Vladimir Putin, 2014 Soçi Olimpiyadı tanıtımı nedeniyle, Olimpiyat Komitesi önünde yaptığı Soçi tarihi ile ilgili sunuş konuşmasında, Soçi’de Kolhidler, Grekler ve Türkler oturdular, Soçi’yi 1829 Edirne Antlaşması ile Osmanlılardan ‘aldık’  dedi. Ama, her nedense, yörenin yerli  halkı olan Adıgelerin/Çerkeslerin  adını  ağzına almadı…

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında daha önceki bir tarihte imzalanan 1812 Bükreş  Antlaşmasına göre, Kuban Irmağı ile Bzıb Irmağı  arası Çerkesya kıyılarının denetimi  Osmanlı Devleti’ne, daha güneyde Bzıb-Riyon  ırmakları arası kıyı denetimi de Rusya’ya  bırakılmıştı.

1829 Edirne Antlaşması gereği, Osmanlı Devleti Çerkesya üzerindeki yetkilerini (Anapa ve Sucuk-Kale dahil) Rusya’ya devretti. Ancak bu yetki devri Çerkesler tarafından tanınmadığından fiilen uygulanamadı ve kağıt üzerinde kaldı. Anlaşılan Putin, Çerkes kartını aradan çıkarmak için 1829 Edirne Antlaşması’na atıf (gönderme)  yapmış olmalıydı. Ki, doğru değildi, Rusların Soçi’ye geldikleri tarih 1829 değil, 1838.

Türkiye’deki ve dünyadaki genç Çerkesleri kızdıran bir olgu da buydu, yani 1864’te Ruslarca uygulanan Çerkes soykırımı, etnik temizlik ve ülke dışına sürgün/deportasyon olaylarının gizlenmeye  çalışılması ve yalana baş vurulmakta olmasıydı.

Çerkes bayrağı ve eski Adıgey  (Çerkesya)

Bugün dünyadaki bütün Çerkesler tarafından benimsenen ulusal bayrak, biraz renk değişikliğiyle, dün Bağımsız Adıgey’de ya da Çerkesya’da dalgalandırılıyor, ulusu ve  bağımsızlığı simgeliyordu, aynı bayrak bugün Adıge Cumhuriyeti’nde  devlet bayrağı olarak, RF bayrağı ile birlikte kullanılıyor. Dün savaşmış olan tarafların bayrakları bugün yan yana dalgalanıyor. Güzel bir gelişme. Rus-Çerkes ilişkileri de keşke öyle olabilse… Bu bayrak, özel kişi ya da örgüt bayrağı olarak da kullanılabiliyor. Aynı Adıge bayrağı, İsrail’in Kfar-Kama Şapsığ Belediye binasında, İsrail bayrağı ile birlikte dalgalanıyor. Türkiye’de derneklerde, değişik tören, kutlama ve etkinliklerde kullanılıyor.

Adıge/Çerkes bayrağında koyu yeşil bir zemin üzerinde altın renginde 3 çapraz ok ve 12 yıldız bulunuyor. Bayrağın tarihçesi, ok ve yıldızların ne anlama geldikleri konusunda değişik söylemler var.

Adıge Bayrağı

Bize göre, bu söylemler kesinleşmiş değil, yorum niteliğindeki sözlerdir. Peki gerçek nedir?..

Çerkesler öteden beri bayrak kullanırlardı. Bayraklı saldırganlara karşı ülkeyi savunan Çerkeslerin bayrağın ne olduğunu  bilmedikleri düşünülemez. Çerkes toplulukları ya da aşiretleri çapraz oklu ve yıldızlı bayraklar kullanıyorlardı. Çapraz ok ve yıldızlar, Adıgelerin tanıtıcı işaretleri, simgeleri. Adıgelerin böyle bayraklarının bulunduğuna ilişkin veriler vardır:

Elimizde, savaşta Ruslara kaptırılan, Gürcistan’daki bir Rus askeri deposunda bulunan ve 1864 yılı öncesine ait iki bayrak, Natuhay ve Şapsığ bayrakları var, şimdi Maykop’taki Adıge Ulusal Müzesi’nde koruma altındalar.

Şapsığ Bayrağı

Kitaplarda yayımlanmış  bayraklar olarak, 12 yıldızlı Adıge bayrağı dışında, bir de Kabardey arması resmi  var. Bu arma Rusya’ya ilhak edilmiş olan Kabardey ülkesini temsil ediyordu, bayrak  1770’lerden kalma olup şu adı taşıyor: “Герб кабардинском земли” (Kabardey ülkesinin arması) (2). Bu Kabardey arması, biraz aşağıda sözünü edeceğimiz İngiliz David Urquhart’ın 1834 yılındaki Çerkesya ziyareti olayından 60 yıl öncesine aittir.

Hayli süslü ve  yuvarlak biçimli olan Kabardey armasının tepesinde Rus tahtını (hükümranlığı)  temsil eden  haç işaretli bir taç, armanın ortasında yukarıdan aşağı bir dikdörtgen zemin üzerinde 2 çapraz ok ve 3 yıldız bulunuyor, onun da ortasında  daha da küçük ve  yukarıdan aşağıya bir dikdörtgen zemin üzerinde bir hilal (yarım ay) resmi yer alıyor. Başka bayrak ve armalar için bu yazı dizisinin ilkine bakabilirsiniz.

Ok ve yıldızlar Kabardey arazisi (ülkesi) ile halkını, hilal İslam dinini, taç da Çar’ı/Rus tahtını ve Kiliseyi temsil ediyor olmalı.

Çapraz oklar ve yıldızlar taşıyan Kabardey arması, kuşkusuz ortak Adıge geleneğinin ya da ulusunun  bir simgesi ve yansıması  olmalı. Buna göre Adıge  toplulukları ya da yöreleri tarafından kullanılan ok ve yıldız işaretleri,  Adıgelerin tümünü  ya da yıldız sayısına göre, bir Adıge topluluğunu  tanıtıyordu, böyle olduğunu söyleyenler var: 3 yıldız Kabardey’i, 5 yıldız Şapsığe’yi, 12 yıldız da Adıge ülke ve ulusunu temsil ediyor.

Ayrıca Bak. https://sovetskaya-adygeya.ru/index.php/kolonka-naima-neflyasheva/21109-mikhail-medvedev-gerby-potomkov-cherkasskikh-vydelyalis-iz-obshchego-ryada

Eski Adıge Ülkesi

1864 yılı öncesinin Adıge ülkesi değişik adlı özerk  yörelerden oluşuyordu ve hepsi bir ulus adı,   Adıge adı altında birleşiyordu. Yabancılar Adıge ülkesine “Çerkesya” ya da “Circassia”  diyorlardı.

Adıgey’den bir görüntü

Adıge ülkesi yabancılara kapalıydı. Ülkede tek bir Adıge egemenliği vardı, yörelerin ayrı egemenlik ve  ayrılma hakları yoktu. Ancak, Abzahlar 1803 Peçetnıko Zefes  ve 1841 yılında yapılan  Ulusal Kongre’de alınan birlik kararlarını ihlal ederek, bozarak 1848’de, gönüllü olarak Çeçenya’daki  İmam Şamil‘in şeriatçı rejimini benimsediler ve oraya bağlandılar. Bu da yefendi (molla) zümresinin Abzah yöresinde güçlenmiş olduğunun bir göstergesi. Sonuç olarak, Adıge birlikteliğini bozulmuş ve parçalamış oldu. Ulusun ortak savunma gücü zayıflamış, barışçı yollar kapanmış oldu. Ancak aynı şeriatçı kesim ilk olarak 1859’da Ruslarla uzlaşacaktı.

Adıge ülkesine  Adıgelerin izin verdiği kişiler, yerli rehberler gözetiminde  ve bazı yerlerle kısıtlı olarak  girebiliyorlardı. Adıgey’de sadece o yörenin halkı tarafından bilinen gizli geçitler, gizli köyler, sığınaklar, gizli gıda stok yerleri ve stratejik noktalar vardı. Böyle şeyler çok gizli tutulurdu. Saldırı anında halk sığınaklarda ya da ormanda saklanıyordu. Böyle yerler yabancılara ve ilgisiz Adıgelere de gösterilmez, sır olarak saklanırdı. Belirli kişiler dışında, konuklar, rastgele kişilerle bir araya getirilmez ve konuşmalarına izin verilmezdi.

Bütün bunlara güvenlik nedeniyle gerek görülüyordu. Yabancılar kıyı  ve sınır kasabaları dışında, içerilere pek alınmazlardı. Her bir yurttaş güvenlik konusunda son derece titizdi. Dışarıdan gelenlerle temasa izin verilmezdi. Buna Osmanlılar- Türkler de dahildi, Osmanlılar Anapa ve Sucuk-Kale (şimdi ‘Novorossiysk’) gibi kıyıdaki kale ve limanlardan ötelere izinsiz gidemezlerdi. Yabancılara karşı mesafeli durulurdu. Türklerle sadece bir savunma  ittifakı ve ticari ilişki vardı. Türk tüccarlardan silah ve mühimmat satın alıyorlardı. Türkler 48 – 49 yıl gibi  kısa bir süre Çerkesya kıyılarında kalmışlardı.

Adıge ülkesindeki önlemleri bilen Ruslar, istihbarat konusunda, yerli elemanları/casusları  kullanıyorlardı. Adıgeler zayıfladıkça casus sayısı artmış, Rus askerlerine kılavuzluk yapan hain sayısı da çoğalmıştı.

Meclisler

1796 yılında Bzıyıko Savaşı adı verilen bir köylü ayaklanması yaşandı. Adıge ülkesinde feodalizm büyük ölçüde tasfiye edildi, egemenlik halk meclislerinin ve köylü  (fekoł/фэкъолI)  sınıfının eline geçti. Böylece Adıgey, kendine özgü, bir tür sınıfsız diyebileceğimiz  bir dünya ülkesine dönüştü. Durumdan köylü (fekoł) sınıfı memnundu. Ama bu yapı sınıflı dünyaya ters düşüyordu. Ayrıca köylü sınıfı devrim (burjuva devrimi) kıvılcımlarını taşıyan bir sınıf değildi, çünkü bir burjuva sınıfı oluşmamıştı. İngiliz Thomas More’un (1478-1535) “Ütopya” (1516) ve İtalyan yazarı Tomasso Campanella’nın  (1568-1639) hayali “Güneş Ülkesi”ni andıran bir toplum ve devlet düzeni  vardı.

O hayali ülkelerden farklı olarak Adıgey’de bireysel mülkiyet vardı, ancak çok sıkı bir yardımlaşma ve dayanışma ağı, geleneği de  bulunuyordu. Toplum içinde çok yoksul ya da çok zengin olanlar yok gibiydi. Gelenek katıydı. Hiçbir insanın aşağılanmasına ya da küçümsenmesine, alaya alınmasına  izin verilmiyordu. Din engeli nedeniyle Adıgece yazıya da izin verilmiyor, sadece çocuklara Arapça Kur’an (elifbe) okutulmakla yetiniliyordu. Neţavko Hace, hazırladığı Adıgece alfabeyi,  efendilerin (mollaların) baskıları sonucu yakmak zorunda kalmıştı. Ülkede suç oranı  son derece  düşüktü, merkezi/modern devlet olmadığı için hapishane ve  idam  cezası da yoktu, hapishane ve  idam cezası, şeriat rejimi ile yönetilen Abzah yöresinde vardı, cezalar şeriat mahkemeleri tarafından veriliyor ve uygulanıyordu, genellikle de şer’i (dini) kurallara karşı çıkanlar ve  casuslar idam ediliyordu. Bu idamlar, kadı gözetiminde kurşuna dizme, mahkumu azgın  ırmağa atıp boğma, vb biçimlerde uygulanıyordu.

***

Ülke, her biri özgür ve özerk olan yörelerden oluşuyordu. Ancak, belirttiğimiz gibi, yörelerin egemenlik hakları yoktu. Egemenlik tekti ve Ülke egemenliği biçimindeydi. Karşı çıkanın üzerine yürünürdü. Her bir yörenin, yöre alt birimlerinin ve köy birimlerinin ‘xase’ (hase) adı verilen  halk/köylü meclisleri vardı. İsviçre’deki düzeni andıran bir yönetim biçimi vardı. Bu meclisler gerektikçe  toplanırdı. 1796 Bzıyıko Savaşı sonrasında bey (pşı-verk) sınıfının gücü kırıldı, egemenlik köylü sınıfının eline geçti. 1796 yılı öncesinde  Natuhay, Şapsığ, Abzah ve Vıbıhlarla sınırlı olan haseler (köylü meclisleri), Kabardiya dışındaki feodal kabile yörelerine de yayıldı. Kabardey, Rus yönetimi altında olduğu için yerel yönetim, aristokrat (pşı) sınıfının elinde kaldı.

Ülke Meclisi’ne/Üst Meclis’e  “Zefes” (Зэфэс) denirdi, yöreler temsilcilerinin katılımıyla gerekli görüldüğünde toplanırdı (Bak. Peneşu Asker, Eski Adıgelerde Devlet Düzeni ve Neye Benzediği, Mefenef). Zefes’in aldığı kararları kimse çiğneyemezdi ve  buna fırsat da verilmezdi. Xase ve Zefes (Ulusal Meclis) üyeleri mutabakatla görevlendirilirdi ve ülkede oydaşmacı, oybirliği esaslı bir demokrasi vardı. Meclislerin toplantı binaları ve  belirli bir toplanma yerleri yoktu. Açık havada, su ve orman kenarlarında, kutsal ve tarihi sayılan yerlerde ya da uygun görülen yerlerde toplantılar yapılırdı. Meclisler yasama, yürütme ve yargı görevlerini üstlenirdi ya da o görevleri yürütecek olan kişileri seçerlerdi. Mahkeme kurmak, yargıç atamak, yöresel kararlar almak, yasa (xabze) düzenlemeleri yapmak  xase’lere aitti. Zefes ise, tüm ülkeyi ilgilendiren, ülke savunmasıyla ilgili olan önemli yasaları (xabze) çıkarır, dış ülkelere gönderilecek elçi ve temsilcileri belirleyip görevlendirir, savaş ve barış kararı alır, savaş sırasında orduyu yönetecek tam yetkili  başkomutanı (hakim) ve cephe/yöre komutanlarını seçer, üst yargıçları atardı.

Modern parlamento ise, Miladi takvimle 25 Haziran 1861’de Soçi’de (eski takvim 13 Haziran 1861’de) kuruldu, parlamento binası da şimdiki Soçi (Ŝaçe) merkezi yakınındaydı. Sohum’dan gelen ve denizden çıkarma yapan bir Rus komando birliği Meclis binasını ve bağlantılı binaları ateşe verip yaktı. Gerekli önlemler alınmamış ve ihmalkâr davranılmıştı (Bak.http://cherkessia.net/makale_detay.php?id=3291).

Adıge Ulusal Bayrağı’nın tarihçesi

İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği genel sekreteri olan David Urquhart 1834 yılında Çerkesya’ya geldi ve Çerkes ileri gelenleriyle görüştü. Urquhart, Çerkeslerin tek bir bayrak altında birleşmelerini ve kendi öz güçlerine güvenmelerini, dış yardım geleceği gibi propagandalara  kanmamaları gerektiğini söyleyerek, kısa bir ziyaretten sonra Konstantiniyye’ye (İstanbul’a) döndü. Ömrünün sonuna değin Çerkesleri  desteklemeye devam etti. Ancak aynı çabayı uzlaşma ve barış için de göstermiş midir?.. Bu durum, Çerkesler arasında, dış ülkelerin kendileriyle ilgilenmekte oldukları gibisine  temelsiz umutların doğmasına neden oldu. Bu hava İngiliz gezginler (Longworth, Bell) tarafından da sürdürüldü. Sonuç olarak, Ruslarla uzlaşma yolları kapandı.

İngiliz diplomat David Urquhart (1805-1877)

Çerkes bayrağı fikrinin Urquhart’dan çıkmış olduğunu, öncesinde Çerkeslerin bayraklarının bulunmadığını   söyleyenler vardır. Doğru olamaz bu. Kabardey arması konusunda söylediğimiz gibi, Urquhart’dan 60 yıl önce bugünkü Adıge bayrağının prototipleri (ilk örnekleri) Adıgeler arasında kullanılıyordu. Urquhart bir bayrak altında toplanmak, yani modern bir devlet kurmak , o yolla düşmana karşı tek yumruk halinde karşı koymak gerektiğini söyledi. Gayet doğal bir şey bu. Bayrak bilinci Çerkesler arasında zaten vardı. Yukarıda kanıtlarıyla ortaya koyduğumuz gibi Çerkeslerin bayrak, flama ve armaları vardı, bunları taşıyorlardı. Bayraklarda, Adıge işaretleri olarak, genellikle ok ve yıldız kullanılıyordu.

Urquhart’dan sonra İstanbul’daki bir Adıge kadını da  Kafkasya’ya  üç oklu ve 12 yıldızlı bir bayrak gönderdi. Bayrak bir Zefes (Ülke Meclisi) toplantısında açıldı. “Binlerce kılıç havaya kalktı, parladı ve bayrağı selamladı” (General İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya’). Demek ki, halk bayrağını tanıyordu.

Bu bilgi bir yabancı gözlemci tarafından veriliyor ve başka toplantılarda bayrak açılmadığı anlamına da gelmiyor. Ayrıca “Xase” sözcüğü, Adıgece  “çakma” anlamına geliyor. Meclis toplantılarında ortaya küçük bir bayrak ya da flama  takılı bir ağaç kazık getirilir ve yere çakılırdı, yaşlı Meclis üyeleri flamanın çevresine  serilen minderlere oturur, gençler de ayakta dikilirlerdi.

Bütün bunlar Adıgeler arasında bir bayrak bilinci bulunduğunun kesin kanıtları. Bunu belirten çok sayıda kanıt, tablo ve resim vardır.

Bayraktaki 12 yıldız 12 konfederal yöreyi ya da bazı aşiretleri temsil ediyordu, deniyor, öyle bilgiler  var. Ancak adlar konusunda görüş birliği yoktur, Kabardey’i, Abhaz’ı ve Karaçay’ı denkleme dahil edenler de vardır. O gibi yöreler Rus işgali altındaydı. Ayrıca Adıgey’deki yöre ya da toplulukların sayısı da 12’den fazlaydı. Şu halde 12 yıldız bağımsızlığı savunan yöreleri ve toplulukları ya da  çok daha eski bir Çerkes geleneğini  simgeliyor olabilir.

Güzel bir rastlantı olmalı AB/Avrupa Birliği bayrağında da 12 yıldız var.

Bayrak işi, kuşkusuz rastgele bir seçim, bir dış empoze olamaz. Bu, koca bir deve karşı direnen küçük bir halkın, bir ulusun kendi seçimidir. Bayrak konusu zamanla  daha da aydınlatılacaktır diye düşünüyorum.

Tek bir Çerkes dili mi yoksa ‘Çerkes dilleri’ mi?

12 Mart 2011 cumartesi  günü Ankara’da gösterişli bir Çerkes yürüyüşü ve mitingi yapıldı. Kenan Kaplan, Murat Özden ve adlarını şu an anımsayamadığım daha birkaç sözcü, aktivist birer konuşma yaptı. Mitingde yüzlerce Adıge/Çerkes bayrağı taşındı ve dalgalandırıldı. Ayrıca kardeş halklara ait birkaç Abhaz, Oset, İnguş, Çeçen ve Dağıstan bayrağı  da taşındı. Güzel bir tablo. Keşke bir Karaçay, Gürcü, Azeri, Ermeni ve Ukrayna bayrağı da olsaydı.

Etkinliğe Ankaralı Çerkesler dışında, Türkiye’nin dört bir yöresinden gelmiş  Çerkes grupları da katıldılar. Çoğunluk gençti. Bu da ulus bilincinin canlılığını ve geleceği kanıtlıyordu. Yaşlıların birçoğu gerici, dinci ve antikomünist (faşist) etkiler altında olmalıydı.

Kaffed’e bağlı Kafkas dernekleri  ise, edilgen/folklorik ve gerici  kuruluşlar olarak, kesin bir tavırla mitinge karşı çıktılar ve mitingi başarısızlığa uğratmaya çalıştılar, ama başaramadılar.

Kaffed/Kafkas Dernekleri Federasyonu hizipçi/grupçu bir federasyon, Adıge ya da Çerkes adını beğenmeyen bir  yönetimi var. Örneğin, son genel kurul toplantısında  Çerkes adı önerisi birkaç oyla reddedildi. Kimler ret oyu verdi?  Çerkes adının kabul edilmesini önleyici, büyük çoğunluk oyu gerektiren kurnaz tüzük maddesi var. Yani “Kafkas” yerine “Adıge” ya da “Çerkes” adını kabul ettirmek için çok büyük bir çoğunluk oyu gerekiyor. Niye? Kaffed ayrıca Rus-Kabartay güdümlü DÇB’nin bir alt kuruluşu. Bu nitelikleriyle Adıge bağımsızlık ruhunu ne ölçüde  temsil edebilir? Bilemiyorum.

Bir de Çerkes-Fed/ Çerkes Dernekleri Federasyonu var, onun için de dinci, şeriatçı, AKP ve Cumhur İttifakı yanlısı bir  dernek, deniyor.

***

Bu arada ulusalcı/ırkçı/gerici gazeteci Murat Bardakçı, o sıralar, ‘devlet anadillerini değil, sadece resmi dili, Türkçe’yi okulda okutur, devlet anadilinde yayın yapmaz’, devlet sadece Türkçe televizyon yayını yapar gibisine  Çerkesleri  ve Türk olmayanları azarlayıcı, kulak çekici yazılar yazdı. Üstelik Bardakçı, kendisinin yarı ‘Çerkes’, anne tarafından Karaçay olduğunu söyleyen biri.

Murat  Bardakçı, devlet anadilinde yayın yapmaz, resmi dilde yayın yapar, diyor. Peki, TC Anayasasında “Devlet anadilinde yayın yapmaz ya da sadece resmi dilde yayın yapar” diye bir madde mi var? Uluslararası hukuka uygun olabilir mi o dedikleri?..

Devlet istediği her dilde yayın yapar. Yapıyor da. Bu bir egemenlik hakkı.

Demokrasi, uluslararası hukuk ve kurallar bir yana, soralım: Peki, Kürtçe anadili değil midir? Devlet ne diye günde 7 /24 saat Kürtçe yayın yapıyor? Bardakçı Kürtleri gözden çıkarmış da, Çerkeslere ve küçük dillere mi  takmış?..

Bu gibi kişilerin ve faşistlerin ne gibi bir kafa karışıklığı içinde olduklarını anlamak zor değil.

Bardakçı’nın kafadarı ‘tarihçi’ Prof. Dr. Erhan Afyoncu da, Çerkesçe ve Çerkesler adına demokratik hak talebinde bulunan kişileri, “işsiz kalmış eski solcular ve komünistler” olarak lanse ediyor. Bu sözleri onun nasıl bir kişilik olduğunu tanıtıyor. Demokrat bir insanın, hele bir bilim insanının  söyleyeceği   sözler böyle mi olmalı?

Faşizmin kişileri ne denli şımartmış ve pervasız hale getirmiş olduğunun tipik bir örneği.

Bu da kimi Türk ‘aydınlarının’, uluslararası ölçütlere göre ne denli geri ve düşük düzeyde kişiler olduklarını gösteriyor.

Aydın bir kişinin, uluslararası hukuk, insan hakları, eşitlik ve demokratik haklar gibi normlardan  haberdar olmaması hoş bir şey olabilir mi? Bilim, papağan gibi öğretilene, dua okur gibi amin demek, etli pilav kaşıklamak ve  Osmanlı tarih ezberciliğine  takılı kalmak mıdır?..

Bilim insanı olmak, ön yargılı ve ırkçı olmamayı, objektif düşünmeyi, azınlıkların hukukuna saldırmamayı da gerektirir. Ama ne gezer?  Afyoncu sonunda bir üniversiteye rektör oldu, Bardakçı da Saray’da akçalı bir göreve kapılandı,  hayırlı olsun diyelim.

Anadil ve ana dili, resmi dil, yöresel dil ve azınlık dili

Anadil, bir dilin ya da akraba dillerin türediği kök dildir. Örneğin, Adıge, Vıbıh ve Abhaz dilleri bir kökten türediler. O kök dile anadil denir.

Ana dili, çocuğun annesinden öğrendiği dildir. İdeolojik anlamda bir insan topluluğunun konuştuğu ortak dile de ana dili denir. Adıgece Adıgelerin, Türkçe de Türklerin ana dilidir.

Resmi dil, ülkede konuşulan, devlet işlerinin yürütülmesinde ve yazışmalarda kullanılan dildir. Bir ülkenin tek bir resmi dili olabileceği gibi birden çok resmi dili de olabilir. Birçok ülke, kendi ülkesinde konuşulan dillerin hepsini resmi dil yapmıştır:  Çin, Bolivya, Gana, Zimbabwe, Güney Afrika, Filipinler, Romanya, vd. Ancak uygulamada bir ya da iki dile genel yazışma dili işlevi görebilir.

Yöresel dil, bir ülkenin bir yöresinde ya da bölümünde konuşulan ve genel resmi dilin altında kalan dil. Resmi dil olabilir, olmayabilir. Örneğin, İran’da Azerice, Kürtçe, Arapça, Türkmence, Lurca ve Belucice gibi diller yöresel dillerdir, ama resmi dil  statüleri yoktur, yine de radyo, televizyon ve medyada  kullanılabilirler. Bir de yöresel resmi diller vardır ve devlet işlerinde kullanılabilirler. Irak’ta Türkmence, Asurice, Rusya Federasyonu’nda cumhuriyetlerin dilleri (Tatarca, Adıgece, Çeçence, Saha dili, vd) ve küçük yöre dilleri (Çukça, Nenet, Karel, İtelmen,  vd), egemen resmi dil olan Rusça ile birlikte anayasal anlamda bu yöresel diller de, kendi yörelerinde resmi dil olarak kabul edilir. O dillerde seçmeli ders dili eğitimi de verilebilir. Ama küçük diller aleyhine geniş bir baskı, kısıtlama ve asimilasyon politikası da  yürütülmektedir.

Azınlık dili, birçok devlet resmi dil yanında bazı küçük dilleri de koruma altına alır.  Kosova’da Romanca, Boşnakça, Türkçe ve Goranca azınlık dilleri olarak tanınmıştır, o dillerde eğitim, radyo-televizyon yayını yapılır, belediye ve belde hizmetlerinde yazışma dili olarak kullanılır. Bu gibi hakları tanıyan çok sayıda ülke vardır.

Dillerin eşit ve tam serbest olduğu en iyi örnek ülke İsviçre’dir. Her eyaletin (kanton ya da bucağın, dahası tek köyün)  bir resmi dili vardır. İkinci dil, yazışma dili olarak  kullanılmaz, sadece okulda okutulur. Örneğin, resmi dili Fransızca olan bir kantondaki  okullarda, zorunlu dil olarak  ikinci bir İsviçre dili (Almanca ya da İtalyanca) öğretilir. Böylece İsviçre’deki dil ve kültür varlığı ve denge durumu korunur.

***

Türkiye’de  Bardakçı ve Afyoncu gibi, bütün bu dil ve kültürleri tek bir dil potası içinde eritmeyi matah  sanan, çağ dışı, evrensel değerlerden uzak, hasta beyinli  kişi sayısı az değildir. Bunlar faşist – İttihatçı politikaların kötü üretimleridir, geleceğin uygar dünyasında böylelerinin yeri olabilir mi? Türkiye bu gibi kalitesiz insan stoku bakımından ‘zengin’  bir ülkedir.

Kişiyi, milliyetini ve inancını değiştirmeye zorlamanın etik bir yanı olabilir mi? Kişi neyse odur.

Değişik dillerin hepsi adına hak talebinde bulunulabilir ve bütün bunlar  demokrasi gereğidir. Öylesine konularda kimse suçlanamaz. Sonuç olarak, Çerkeslerin bugün için Adıgece ve Kabardeyce biçiminde sadece iki yazı dili vardır, üç dili yoktur. Bu iki yazı dili  Türkiye’deki Kuzey Kafkasya kökenli nüfusun büyük çoğunluğunun (en az yüzde 70’inin) ana dilidir. Kabardeycede sessiz sayısı Adıgeceye göre biraz daha azdır.

Türkçü demagoglar, mobbing  heveslileri, “Hangi Çerkesçe, 70 adet  Çerkesçe var, hangisinde yayın yapacaksınız?” diye soruyor ve  olumsuz bir algı yaratmaya çalışıyorlar. 70 dil varsa 70 dilde yayın yapılabilir. Sayı çok diye o ’70 dili’ de yasaklamak mı gerekir?

***

Bu bakımdan “Çerkes Hakları İnisiyatifi” (ÇHİ), bilimsel yanlışlıklar dışında, taktik bir hata da işliyor, faşist kişilere  “Çerkes dilleri” diyerek  çiğnenecek  sakız sunuyor. İnisiyatif (ÇHİ), Abaza (Abazin) ve Abhaz, vb dillerini de,  Çerkes dilleri olarak lanse ediyor. Doğru değil. Çerkes dilleri deyimi yanlış, doğrusu Kuzeybatı Kafkas Dilleridir, bunlar da  – Adıge, Vıbıh ve Abaza-Abhaz dilleridir, fazlası değil. Vıbıh ölü dil.

Çerkes şemsiyesi altında Türkiye’de sadece Adıgece (çoğunluk dili) ve Kabartayca (azınlık dili) vardır.  Ayrıca Türkiye’deki  bütün diller   demokrasi adına  savunulabilir, kısıtlamalar getirilmesi  demokrasi adına savunulamaz. Bu arada köklü kısıtlamalar, asimilasyoncu bir politika uyguladığı için, Türk ve Arap ülkeleri yanında, Rusya’yı da kınıyoruz.

Dil ve demokrasi 

Demokratik bir anayasa kabul edildiğinde (kolay değil, demokrasi karşıtı kişi sayısı az değil) bütün bu dillerin özgür olmaları gerekecektir. Özgürlükten kaçınılamaz. Dil çokluğu zayıflık değil, bir zenginliktir. Her dil bir çiçektir. Günümüzün demokratik anlayışı böyle. 40 dil, 40 kültür ve 40 dünya demektir. Dediğimiz gibi birçok ülke konuşulan dillerin hepsini ayrımsız şimdiden resmi dil yaptı. Merak edenler internet yoluyla öğrenebilirler. Sönmeye yüz tutmuş diller bile canlandırılmaya çalışılıyor: İngiltere’de Cornish, Manx dilleri ve dünyanın öteki ucunda, Şili Patagonya’da Puerto Eden Adasında konuşulan ve birkaç yaşlı kişi dışında unutulmuş olan Kawésqar dili  gibi, Kawésqar dilini ve diğer azınlık dillerini canlandırmak için Şili devlet bütçesinden para tahsis ediliyor. Şili, uluslararası düzenlemeler gereği bu yönlü bir düzenleme yapmış bulunuyor. Dünya o yöne doğru gidiyor. Dünya, insanlık kültürü ve onun bir bileşeni olacak demokrasi için buna gereklilik var.

Diller yaşatılmaya ve diriltilmeye çalışılıyor. Aşırı milliyetçi ve faşist kişilerse, beğendiği bir dil dışındaki dillere ölsünler diyor.

Belçika’da dil kavgası vardı, üç dil de (Fransızca, Hollandaca, Almanca) tanındı ve eşit hakka kavuştu, dil kavgası bitti. Kanada’da Fransızca sorunu ve Quebéc eyaleti ayrılıkçılığı vardı, İngilizce konuşanlar Fransızca konuşanlara mobbing (baskı) uyguluyorlar, iyi İngilizce bilmiyorlar diye birçok devlet görevinden dışlıyorlardı. Fransızca, İngilizce ile eşit hakka kavuştu, böylece etnik çatışma yatıştı. Şimdi Fransızca ve İngilizce bütün Kanada devlet okullarında ve resmi kurumlarında resmi  dil oldu, yazışmalar her iki dilde de yapılıyor. Yeni Zelanda’da yerli Maori dili de resmi dil yapıldı. Kanada yerli topluluklarının dilleri, kendi bölgelerinde resmi dil (8 dil) yapıldı ve o diller için de bütçeden para ayrılıyor. ABD’de irili ufaklı 25 resmi dili var…

Uygar ülkelerdeki asgari dil eğitimi uygulaması da şöyle: Bir yerde, diyelim, çocuğuna anadili eğitimi aldırmak isteyen  10 öğrenci velisi varsa, o dil, o devlet tarafından öğretmeni bulunarak  devlet okulunda seçmeli ders dili olarak okutuluyor. Türkiye’de de bazı dillerle (Adıge, Kabartay, Abazin, Abhaz, Mohti Laz, Gürcü, Arap, Kürt, Zaza) sınırlı bir düzenlenme var. Fakat politik engellemeler (MHP ve sağcı çevreler engeli) nedeniyle prosedür yürümüyor. Bir dilin benimsenmesi için ona alan açmak, o dili getirisi olan bir dil haline getirmek gerekir.

Dil uygulaması örnekleri

Kimi ülkelerde dil özgürlüğü daha geniş. Örneğin, İsviçre, en mükemmel örnek. İsviçre’nin farkı, bir yerdeki resmi dilin üzerine ikinci  bir resmi dilin bindirilmemiş olması. İsviçre nüfusunun çoğu Almanca (yüzde 62,8) konuşur. Batıda Fransızca (yüzde 2,9), güneyde İtalyanca (yüzde 8,2) ve Romanşça (yüzde 0,5) konuşulur. Bu dört dil de resmi dildir, parlamentoda yapılan konuşmalar smultane olarak diğer dillere çevrilir. Buna karşılık RF yerel cumhuriyetler parlamentolarında (22 parlamento) sadece Rusça konuşulur, çıkarılan yasa ve kararnameler yerel dillere çevrilmekle yetinilir.

İsviçre’de, örneğin Cenevre Kantonunda resmi dil Fransızcadır, kantonun başka bir resmi dili, yoktur,   resmi yazışmaların hepsi Fransızca yapılır. Çoğunluk dilinin (Almanca- 2/3 çoğunluk) zorlaması diye bir kavram yok. Ama RF’de Rusça, Çin’de Çince, İspanya’da İspanyolca üst resmi diller. Örneğin, üst resmi diller yerel resmi dillerin üzerine bindirilmiş durumda. İspanya’daki uygulamanın Rusya’dakinden farkı şudur: Örneğin Bask ve Katalan dilleri kendi özerk yörelerinde zorunlu dil olarak İspanyolca ile birlikte kullanılır, her öğrenci iki dili (İspanyolca, Katalanca)  öğrenmek zorunda. Rusya’ya bağlı cumhuriyetlerde  Rusça yerel diller üzerine bindirilmiş durumda. Ayrıca bu diller okullarda isteyenlere haftada 2-3 saat olarak okutulur, yerel diller seçmeli ders statüsünde, Rusça ise zorunlu ders dili statüsünde.Ama  Bask’da iki resmi dil var: İspanyolca ve Bask dili, İspanyolca Baskça üzerine bindirilmiş, ama her öğrenci İspanyolca ve Baskça okumak zorunda. Bir fark da bu. İsviçre’de böylesine üst bir resmi dil ya da bir dilin üzerine egemenin dilini bindirme durumu  yok, her bir kantonun sadece bir resmi dili var,  ancak bir yasal düzenleme olarak komşu eyaletin dili ya da İsviçre dillerinden biri okulda  öğretilir, ama komşu eyaletin  dilinde resmi işlem ve yazışma yapılmaz. İstisna olarak, birden çok resmi dili olan kantonlar da var, örneğin Graubünden Kantonu‘nda üç resmi dil yöresi (Alman, Romanş ve İtalyan) var. Kanton Meclisinde ve İsviçre Parlamentosunda da kullanılabilir. Kullanılır değil, kullanılabilir, federal parlamentoda kişilere konuşma dilini seçme hakkı tanınmış.

İsviçre benzeri bir düzenleme başka hiçbir ülkede yok. Bunu nedeni İsviçre demokrasisinin temelinin 1789 Fransız devrimi ve milliyetçilik çağı öncesinde atılmış olmasıdır. Diğer ülkelerde ileri demokrasiyi savunan aydın kesimlere karşılık, milliyetçi politikalar baskındır.

Osmanlı’da yağma yok muydu?

Türk aydınlarının çoğunda geçmişe ilişkin  bilgiler yüzeysel ve eksik. Yüz, yüzeli  yıl önceki halkın, köylünün, etnik ve dini toplulukların  yaşamı neydi, diye birine sorun, – varsa birkaç uzman kişi dışında -, kimseden doğru düzgün bir yanıt alamazsınız. Bilgiler kulaktan duyma ötesine geçmez, sığdır, fazlasını istemek de hoş karşılanmaz, hemen mobbing durumu ile karşılaşılır. Çünkü baskıcı, dinci-milliyetçi-ayırımcı  bir ortam, engellemeler vardır. Sorumluluk ve sorgulama duygusu gelişmemiştir. Kişi, evde ve okulda kendisine ne öğretilmişse, gazete, radyo ve televizyonlarda neyi okumuş ve dinlemişse, tarih diye o kadarını bilir. 1950 yılı öncesinde, tek parti diktası döneminde öyle bir eğitim uygulanmış, toplumda sahte bir Türk üstünlüğü algısı yaratılmıştı. Buna göre, bir Türk dünyaya bedeldi ve dünya Türk’e hayrandı, Türk erkekleri, Türk  sporcuları Avrupalı kızlar tarafından paylaşılamıyordu. Oysanın dönüp baktığı bile yoktu. Faşizm ve ırkçılık işte böyle bir şey, yalana, üstün ırk masalına dayanır. Toplum öyle biçimlendirilmiş ve kandırılmıştı. Karşı çıkmaya izin yoktu. Her şey tekdüzeydi/monotondu. Kimse aleyhte bir çift söz edemezdi.

Şimdiki diziler de monotonluğu pekiştiriyor, beyinleri uyuşturuyor, birkaçı dışında, çekilen yüzlerce dizi filmin  içi boştur. Güldürü sınıfına da girmezler. Uyutma ve kandırma amaçlıdır.  Kemal Sunal‘ın güldürü filmleri güncelliğini koruyor, Yılmaz Güney‘in filmlerinin hayranı çok. Çünkü sanatsal estetiği, güldürü ve toplumsal hiciv var. Ama ırkçı dizi ve filmlere gelince, Abaza beygiri gibi hızlı bir çıkış yapıyor, sonra da soluğu  kesiliyor ve terk ediliyorlar. Çünkü, gerici ve yoz kişiler sanat üretemezler, onlarda sanat üretecek bir değer anlayışı da yoktur. Ürettikleri şeyler hayali, örneğin, gezegenin birinde domates yetiştirmişler, merkebe yükleyip pazara taşıyorlarmış. Zengin aile çocuğu fakir kıza, zengin kız da fakir kıza vurgun. Oysa büyük şehirlerde zengin ve fakir semtleri ayrılmış durumda ve fakirler zengin  semtlerine işçi ve hizmetçi olarak gidebilirler.

Prof. Erhan Afyoncu, “Muteşem Yüzyıl” dizisinin tarih danışmanı. Dizide hata üzerine hata var, saymakla bitmez. Türkiye’de bahane bulmak da zor değil, hatalar için belge ve bilgi eksikliği vardır, der geçerler. Türkiye’de arayan için yığınla belge var, bilgili kişiler de var. Ama sanat için yeterli para ayırmazlar, araştırmacılara destek değil, köstek vururlar. Ayrıca sorumluluk, sorgulama  ve özen, en önemlisi utanma duygusu gelişmemiş. Özgün bir Adıge demokratını diğerlerinden ayıran en önemli özellik utanma duygusunun ve sorumluluk anlayışının gelişmiş olması. Ayrıca ülkede grupçuluk anlayışı da var, bize de sirayet etmiş, “Benden olsun da çamurdan olsun” anlayışı var. Harem, öyle söylendiği gibi bir sır, bilinmeyen bir yer de değildi. Her yıl bir sürü cariye (köle kadın) çırağa çıkarılıp satılır, hediye olarak da dışarıya, üst devlet görevlilerine  verilirdi. Bunlar, bu satılmış kadınlar toplum dışına itilmiyorlardı, konu komşu içinde yaşıyorlardı.

Ayrıca bir Saray İç Teşkilat Kanunu da vardır. Buna göre, Haremde  Baş Kadınefendi’nin  yetkisi, Padişah  yetkisinden de üstündü.

Özel olarak eğitilmiş ve seçilmiş cariyeler Baş Kadınefendi tarafından, bir kurala göre, Padişah’a gösterilir ve gönderilirdi. Bunun da bir sınırı vardı. Tahtın varisleri tamamlandığında, Baş Kadınefendi  Padişah’a  cariye gönderilmesini yasaklardı.

Haremde Cariye ve Efendi ile Cariyesi

Muhteşem Yüzyıl’da Kanuni önüne geleni yatağına alıyor. Olmaz öyle şey. O zaman Saray İç Teşkilat Kanunu ve Harem’in anlamı kalmaz. Yeniçeri ve devlet erkânı da bundan hoşlanmazdı. Padişah bile kurallara uymak zorundaydı.

Yeniçeri niye  savaşırdı?

Yeniçeri Allah aşkına, kafirle çarpışmak için mi savaşa giderdi? Yeniçeri devşirmedir, yani Hıristiyan kökenlidir, Sırpça konuşur, Hıristiyan kökenli olduğunu, köyünü, ailesini ve akrabalarını bilirdi. Ordunun resmi dilleri  Türkçe ve Sırpça idi.

Yeniçeri yağma, para ve ganimet için savaşa giderdi. Gerisi edebiyattır. Aynı Yeniçeri yağma olanağı kalmayınca, ayaklanmaya, para için Padişah’ı tahttan indirmeye, öldürmeye, vezir  boğmaya başladı.

Yağma nedir? Yeniçeri’nin, askerin savaşla ele geçirilen bir kenti ya da yeri, kural olarak  3 veya 4 gün süreyle  yağma etme  hakkı vardı, yağma denen şey budur. Bu süre zarfında asker istediğini alır, dilediğini öldürür, kadınlara tecavüz ederdi ve ‘bayram’ ederdi. Bu bir haktı. Düşman üzerinde bir korku iklimi yaratılırdı. Ancak yeniçeri aldığı ganimetin beşte birini hazineye (devlete) verirdi. Fidye veremeyecek ya da para etmeyecek esirler öldürülürdü. Güçlü erkekler, genç ve güzel kadınlar köle olarak esir pazarında satılır, yeniçeri dünyalık biriktirirdi. Yeniçeri 46 yaşına geldiğinde ordudan ayrılır ve evlenme yasağı da son bulurdu.

Ancak milliyetçi tarih işine gelmeyen konuları yazmaz, atlar.

Trabzon işgal edildiğinde (1461) Rum nüfusun üçte biri öldürülmüş, bir o kadarı da esir pazarlarında satılmış, herhalde varlıklı, soylu olanları olmalı, bir bölüm Rum da Konstantiniyye’ye (İstanbul’a) yerleştirilmişti. Geride kalan üçte bir Rum’a da Trabzon’da kalma izni tanınmıştı. Bunlar okuduğum ciddi bir çeviri kitaptan aklımda kalanlar. Rakamlar tam uymuyor olabilir, ama  genel  durum, aşağı yukarı böyle.

Bu arada belirteyim, doğulu yazarlarda tarih bilimi, sorumluluk ve utanma duygusu batıdaki gibi gelişmiş değil. Batıda Baddeley, Allen ve Richmond gibi sorumluluk duygusu gelişmiş ve objektif düşünen yazarlar da var.

Danışman Erhan Afyoncu, “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Kanuni’ye baskın yoluyla  bir Macar kalesini işgal ettiriyor. Kalede Macar Kralı’nın da katıldığı bir düğün töreni var, Kral kaçıyor, damat adayı kaçamıyor ve öldürülüyor, gelin adayına ise kimse dokunmuyor, görüyorlar ama  ilgilenmiyor, önünden geçip gidiyorlar. Hareme ve esir pazarlarına ne olmuş? Genç ve güzel kadın gözden kaçar mı ve bırakılır mı? Yeniçerinin yağma hakkı ihlal edilmiş  olmuyor mu?.. Bir süre sonra aynı ‘gelin’ adayı, Macar Kralı adına  Kanuni’yi öldürmek ve  öc almak üzere İstanbul’a gelir, mucizevi bir biçimde Türkçe öğrenir, yine mucizevi bir biçimde Harem’e, Valide Sultan’ın maiyetine girer, bir süre sonra da Kanuni’nin kız kardeşinin konağında hizmete alınır, o arada kız kardeşinin konağında gece yatısına kalan Kanuni Sultan Süleyman da, cariyeyi konuk olduğu kız kardeşinin konağında  koynuna alır. Saray geleneği öyle miydi? İğrenç bir durum. Saray adabına uyar mı?

Bir çocuk masalı anlatılıyor gibi.

Dizi, birkaç gün içinde çekilen az bütçeli, ucuz yeşil çam filmlerini aratmıyor. Halk, gerçek dışı  da olsa, eski  ‘görkemli’ saray yaşamına, seçkin sınıfa sunulan güzelliklere, kahramanlıklara  özlem duyuyor, şaşaalı geçmişi, zenginlerin imparatorluk ihtişamını özlüyor, öyle koşullandırılmış, bir süreliğine de olsa oyalanmış, boşalmış oluyor. Görsel efekt ve  güzellikler de izleyicinin hoşuna gidiyor. Ama gerisi gelmiyor, film unutulup gidiyor.

Sonuç olarak, halkın duyguları sömürülüyor, Erhan Afyoncu da para kazanıyor, sonunda da bir üniversiteye rektör oluyor.

(*) – гл.3. «Кубанские областные ведомости»,No.38,1884.

(**) – История Кабардино-Балкарской АССР с древнейших времен до великой октябрьской социалистической революции,том,издательсво-наука-Москва-1967,s.171.

(Devamı gelecek)

Yorum Yap